Servet Avcı yazdı…

Geçtiğimiz günlerde Suriyeli genç göçmenlerin aynı anda değişik illerde yaptıkları protesto gösterilerine şahit olduk… Kolluk kuvvetlerimizin hiç görmediği bu gösterilerde sözde Peygamberimize yapılan hakaretleri protesto ediyorlarmış…

Kendi vatanlarını koruma uğruna göstermeleri gereken öfke ve gücü, buradaki korunaklı alanlarda gösteriyorlardı… Nasılsa dokunan eden yoktu!.. Gören, cenk meydanlarından gelmiş zannederdi bu kahramanları!..

Türk’ün kendi çocukları Suriye topraklarında kırılırken, Taksim‘de yılbaşı kutlayabilen ‘muhacir’ kardeşlerimize bir de söz söyletmeyenler var… O söz söyletmeyenlerin içinde evine bir tek ‘muhacir’ alan ‘ensar’ yok ama edebiyat fazlaca var!..

***

Üç yıl önce Belçika’da bir grup Türk mahkemelik olmuştu… Savcılık, düğün konvoyu yapan davalıların araçlarını E17 otobanında çok yavaş seyrederek trafiği sıkıştırdıklarını, emniyet şeridini kapattıklarını, yolda durarak dans ettiklerini, araçların camlarından dışarı sarktıklarını ve araçlarıyla yolda daireler çizdiklerini iddia etmişti…

Şaşırmadık tabii ki… Bu aptalca hareketlere Türkiye‘de de -üstelik gelenek denilerek- sıkça rastladığımız için rutin bulduk… Ama orada herkesi bağlayan bir hukuk vardı ve ‘eylem’e önce kolluk müdahale etmiş, ardından dâvâ konusu olmuştu…

İlk duruşmada hâkim Peter D’Hondt’un sözleri ders gibi: “Sadece trafik sıkışıklığına neden olmakla kalmıyorsunuz. Aynı zamanda, diğer sürücülerin sinirlenmesine yol açıyorsunuz ve davranışınız agresifliğe ve sonucunda ırkçılığın artmasına neden oluyor. Zaten yeterince ırkçı var, buna karşı durmanız gerekiyor… Eğer bir parti yapmak istiyorsanız kafanıza kova bile geçirebilirsiniz ancak yolları amaçları için kullanılmaya bırakacaksınız…

Yaptığınızın diktatöryel bir tarafı var. Yollar hepimize ait ve kimse kendi malı gibi kullanamaz. Yolu tıkarken o esnada hastaneye yetişmeye çalışan birinin vaktini çalmış olabileceğinizi düşündünüz mü? E17 Avrupa’daki en kalabalık otobanlardan biri. Sizin dans edebileceğiniz bir yer değil…”

***

Hâkim iyi niyetli olmasa, yapılanın ırkçılığın artmasına sebep olacağını ikaz etmez ve zaten yeterince ırkçının var olduğunu, buna karşı durulması gerektiğini dillendirmezdi…

Artık ‘köken’ tartışmasından ziyade ‘yabancı düşmanlığı’ ve ‘İslam karşıtlığı’ üzerinden yükselen ırkçılığın nasıl tetiklenebileceğine dair basit bir örnekti bu… Kendisine dayanak arayan yeni ırkçılık için bu türden davranışlar iyi bir gerekçe oluşturuyordu ve hâkim Peter D’hondt da gerekenleri ifade ediyordu…

***

Suriyelilerin Türkiye‘deki varlığını savunanlar bu örneği iyi okumalı… Sadece 2018’de 250 bin insanımız Batı’ya göç etti… Demografik değişime bakar mısınız: Genç ve iyi eğitimli nüfus ülkeden çıkarken, yerlerini savaştan kaçıp kamplarda tutulamayanlar, burada gettolar oluşturanlar alıyor!..

Kimse ‘ensar-muhacir’ klişesiyle mevcut durumu meşrulaştırmaya kalkmasın… Patolojik tipler dışında kimse savaş mağduru Suriyelilere düşman filan değil… Suriyelilerin savaş sırasında yaşadıkları insanlık dramına elbette seyirci kalamazdık… Ama bu, savaşacak potansiyele sahip insanları ‘savaş alanı’ dışında tutmak ve onları tatil ettirircesine ağırlamak şeklinde olmamalıydı…

Devam eden savaşta ülkeleri için savaşacak beden gücü olmasına rağmen topraklarını terk etmiş ve savaşmaya niyetli gözükmeyen bu insanlar ‘ensar ülkesi’nde, sosyal ve ekonomik mâliyetleri ise ‘ensarlık’ adına milletin omuzlarında!..

Kamplarda insanca şartlarda, yaşlıyı, kadını ve çocuğu ağırlamak bize bu coğrafyanın biçtiği kaderdi… Buraya kadar tamam… Ya sonrası? O kritik soruyu tekrar soralım: Öngöremeyen devlet, devlet olarak kalır mı veya nasıl bir devlete dönüşür?..

Kaynak: https://www.yenicaggazetesi.com.tr/ongoremeyen-devlet-nasil-bir-devlete-donusur-57305yy.htm

02.11.2020