Bulanık Mekanlarda Gölgede Kalanlar

Suriyeli Mülteci Çocuklar ve Vatansızlık Riski Araştırma Raporu

Hazırlayanlar Yeşim Mutlu Emrah Kırımsoy Şahin Antakyalıoğlu

 

Yazarlar: Yeşim Mutlu, Emrah Kırımsoy

Hukuk Danışmanı: Şahin Antakyalıoğlu

 

ISBN: 978-9944-0486-6-8

Fotoğraflar: Kemal Vural Tarlan

Tasarım: Ceket Medya

Basım Tarihi

2016 Mart

Yayımlayan

Gündem Çocuk Derneği Remzi Oğuz Arık Mah. Büklüm Sok. No: 44/4 06680 Kavaklıdere/ Ankara

Tel&Faks: +90 (312) 437 76 41

E-posta: [email protected] http://gundemcocuk.org

Baskı

Şen Matbaa Özveren Sokağı 25/B Demirtepe -ANKARA

(0312. 229 64 54 – 230 54 50)

 

Bu araştırma, Raoul Wallenberg Institute İnsan Hakları Araştırmaları Hibe Programı’nın (İHAHP) mali desteği ile yürütülmüştür. İçeriğinden yazarlar sorumludur.

 

ÖNSÖZ                                                                            

 

 

“Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır. Hiç kimse keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz.”

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi

Madde 15

2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı çatışma kaynaklı her durumda görüldüğü gibi insan hakları ihlallerini ve ülke içinde yerinden olmuş kişi ile mültecilik statülerini de Suriyeliler özelinde ortaya çıkarmıştır. BM verilerine göre, bugün Suriye’ye komşu ülkelerde 4 milyonun üzerinde Suriyeli mülteci ve Suriye içinde yerinden edilmiş yaklaşık 8 milyon kişi bulunmaktadır. Lübnan ve Ürdün’ün yanı sıra, Suriye İç Savaşı ile birlikte Türkiye dünyada en fazla mülteciyi barındıran ülke konumuna gelmiştir. Her ne kadar hem Türkiye hükümeti hem de ulusal ve uluslararası çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından Suriyeli mültecilere hizmet veriliyor olsa da, mülteci sayısının oldukça fazla olması ve gün geçtikçe artma eğilimi göstermesi sadece temel hizmetlerin verilmesini değil ve fakat uzun yıllar sürebilecek mültecilik statüsü göz önünde bulundurularak mülteci hakları çerçevesinde Türkiye’de uzun vadeli politikaların geliştirilmesini gerektirmektedir.

Dolayısıyla, Türkiye sınırları içerisinde yaşayan Suriyeli mülteciler meselesi Türkiye’nin insan hakları gündeminin oldukça önemli meselelerinden birisidir. Mültecilik durumunun kendisinin pek çok zorluğu ve hak ihlalini beraberinde getirdiği düşünüldüğünde açıktır ki, bu durum sebebiyle çocuklar çok boyutlu bir dezavantajlılığa maruz kalmaktadır. Her ne kadar Türkiye’nin de taraf olduğu BM Çocuk Haklarına dair Sözleşme çocuğun yaşama, korunma ve katılım hakkı başlıklarıyla özetlenebilecek çocuğun insan haklarını koruma altına alsa da, Suriyeli mülteci çocukların eğitim, barınma, hareket özgürlüğü, ayrımcılık- tan korunma, cinsel istismar ve sömürüden korunma ve bu mesele özelinde en önemlisi vatandaşlık hakkı gibi temel insan hakları ihlal edilmektedir.

2011 yılından itibaren Türkiye’ye gelen Suriyeli mülteci çocukların kayıt altı- na alınmasında çeşitli sorunlar yaşandığı, özellikle kamp dışında doğan çocukların kayıt sorunu olduğu bilinmektedir. Kampta doğup kayıt altına alınan bebeklerin Suriyeli otoritelerce kabul edilip edilmeyeceğiyse belli değildir. Bu durum doğum sertifikası bulunmayan Suriyeli çocukların ileriki yıllarda vatandaşlık konusunda ciddi sorunlar yaşayabileceklerine işaret etmektedir. Ayrıca yine ülke dışında doğan çocukların da Suriye yasaları nedeniyle vatansız kalma riskleri vardır. Bunlara ek olarak, Suriyeliler, Suriye’den kişisel durumlarına dair resmî belge alamadıkları için Suriyelilerin evliliklerinin Türkiye’deki makamlarca tanınmaması gibi sonuçlar doğurmakta, yine bu durum da doğacak çocukların vatansız kalma riskini artırmaktadır.

Türkiye sınırları içinde yaşayan Suriyeli mülteciler meselesinin sadece günü- müze ait bir insan hakları meselesi olmadığı açıktır. Belirtmek gerekir ki, savaş koşulları ortadan kalkmadan geri dönüşlerin başlamayacağı düşünüldüğünde uzun süreli mültecilik koşulları hem kişileri savunmasız bırakmakta hem de çocuklar özelinde vatansız kalma riskini ortaya çıkarmaktadır.

Bu çalışma kapsamında Suriyeli mültecilerin Türkiye’de doğan çocuklarının vatansızlık riski; kanunlar, uluslararası belgeler ve çocuğun yüksek yararı ilkesi bağlamında “Suriyeli Mülteci Çocukların Vatansızlık Durumu Türkiye Vatandaşlık Kanunları Kapsamında Nasıl Değerlendirilebilir? Bu kanunlar ve uygulamalar Vatansızlık Sözleşmeleri ve Çocuğun Yüksek Yararı İlkesiyle hangi noktalarda çakışmakta/çatışmaktadır?” soruları etrafında incelenmiştir. Araştırmanın temel soruları doğrultusunda Türkiye ve Suriye yasaları karşılaştırılmış; alanda çalışan sivil toplum örgütleri ve devlet kurum ve kuruluşlarının temsilcileriyle görüşmeler yapılmıştır.

İlgili verilerin Suriyeli çocukların vatansızlık riskine dair konunun aciliyetle gündeme alınmasına hem de Türkiye’nin 1990’da onaylayıp, 1995’te iç hukukuna soktuğu Çocuk Haklarına dair Sözleşme ile 2014’te imzaladığı Vatansızlık Sözleşmesi hükümleri uyarınca üzerine düşen sorumlulukları Suriyeli mülteci çocukların durumu özelinde hayata geçirmesinde yol gösterici olacağı umut edilmektedir.

Bu çalışmanın gerçekleşmesine İnsan Hakları Araştırmaları Hibe Programı (İHAHP) kapsamında destek veren Raoul Wallenberg Institute’e (RWI), raporun yaygınlaşmasına katkı veren Gündem Çocuk Derneği’ne, araştırmanın hukuk karşılaştırmasına destek veren Av. Şahin Antakyalıoğlu’na; görüşmelere katılarak bilgi, düşünce, deneyim ve önerilerini paylaşanlara teşekkür ederiz.

Raporda kullanılmak üzere izin veren Walid El Masri’ye kapak fotoğrafı için ve Kemal Vural Tarlan’a iç sayfalardaki fotoğraflar için ayrıca teşekkür ederiz.

Araştırma Ekibi

Yeşim Mutlu, Sosyolog, Doktora öğrencisi

Emrah Kırımsoy, Sosyal hizmet uzmanı, Doktora öğrencisi

 

GİRİŞ                                                                              

“.. 5-6 gün önce doğmuş bir çocuğu olan anne gördüm. Çocuğun adı ne diye sordum kadına.

“Adı yok… Bu çocuk çok muhtemelen yaşamayacak, ben niye isim koyayım” dedi..”

(Alanda Çalışan STK Çalışanı 4, E)

Yukarıdaki alıntı Suriyeli mültecilerin1 yaşamak zorunda bırakıldığı umutsuz- luğu en can alıcı haliyle gözler önüne sermektedir. İnsan onuruna yakışır uy- gulamalardan ve en temel insan haklarından mahrum bırakılan Suriyeli mül- tecilerin, gerekli önlemler alınmazsa önümüzdeki yıllarda daha ciddi risklerle karşıya karşıya kalacakları ortadadır. Bu sebeple Suriyeli mülteciler meselesine bakarken ulus-devletler, sınırlar ve vatandaşlık bağlamında kimlere “haklara sahip olma hakkı” verildiğini göz önünde bulundurmak daha çok önem kazanmaktadır. 1961 Birleşmiş Milletler Vatansızlığın Azaltılması Sözleşmesi’nin kabul edilmesinin üzerinden elli yıldan fazla zaman geçmiş ve Birleşmiş Mil- letler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) 2014’te on yıl sürecek olan vatansızlığı bitirme kampanyası başlatmıştır. Buna rağmen, bugün dünya üze- rinde “haklara sahip olma hakkı”na erişemeyen on milyonun üzerinde vatan- sız olduğu belirtilmektedir.2 Şu anda ise 2011’den itibaren ülkelerini terk etmek zorunda kalan Suriyeli mültecilerin ülke dışında doğan on binlerce çocuğu, yirminci yüzyılın en kitlesel vatansızlık riskiyle karşı karşıya bırakılmıştır.

(Bu araştırmada Suriye’deki iç savaş ortamından kaçarak Türkiye’ye sığınan Suriyeliler için “mülteci” kavramının kullanımı araştırma ekibinin tercihini ve bakış açısını yansıtmaktadır. Araştırma ekibi, devletlerin verdiği statülere bakmaksızın kişilerin kendi ülkelerindeki koşullar nedeniyle mülteci oldukları ve kişilere bu statülere bakılmaksızın insan hakları ve insan onuru temelinde hizmet verilmesi gerektiği kabulüyle “mülteci” kavramını kullanmayı bilinçli bir şekilde tercih etmiştir. Ayrıca metin içinde geçen Suriyeliler ve Suriyeli mülteciler kavramları birbirinin yerine geçebilecek şekilde kullanılmıştır.)

Vatansızlık durumu pek çok koşulda ortaya çıkabilmektedir: bir ülkenin vatandaşlık kanunlarında ortaya çıkan bir boşluk, yeni ulus-devletlerin kurulması, sınırların değişmesi, zorunlu göç veya politik dönüşüm ve/veya şiddetli çatışmalar kişilerin ya da grupların vatansız kalmasına sebep olabilir. Böylelikle bir kişi kendi ülkesinin sınırları içinde vatansız kalabileceği gibi başka bir ülkenin sınırları içerisinde de vatansız durumuna düşebilir. Dolayısıyla, vatansızlık sadece iki tarafı de hem vatansız kişinin ülkesi, hem de vatansız konumunda yaşadığı ülkeyi ilgilendiren bir statü değil; aynı zamanda uluslararası hukuku da ilgilendiren bir methumdur. Vatansızlık durumunun alınan tüm önlemler ve kabul edilen sözleşmelere karşın sayıca hala azalmaması ve hatta nesilden nesile aktarılıyor olması, durumun ciddiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Bu durumda, altı çizilmesi gereken önemli bir nokta vatandaşlık üzerine yürütülen tartışmaların bugün hala ulus-devlet çerçevesi içinde yapılıyor oluşudur. Bununla ilişkili olarak, açıktır ki vatansızlık durumunun kendisi de ulus-devletlerin yapılanmasıyla yakından ilişkilidir (Soysal, 1994).

Vatansızlık riskinin iç savaşlar ve buna bağlı olarak zorunlu göç pratikleriyle doğru orantılı bir şekilde arttığı literatürde oldukça vurgulanan bir noktadır. Dolayısıyla, Suriye iç savaşı ile birlikte, çatışmadan kaçarak başka ülkelere göç etmek zorunda bırakılan Suriyeli mültecilerin Türkiye’de ve göç edilen diğer ülkelerde doğan on binlerce çocuğunun vatansız kalma ve dolayısıyla en temel haklara erişememe riskiyle karşı karşıya oldukları açıktır. Suriye’de iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana Türkiye’ye sığınan Suriyeli mülteciler için insani yardım çalışmaları başlatılmış ancak Türkiye’de doğan Suriyeli çocukların vatansızlık riskine karşı herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Kamplarda kalan ailelerin yeni doğan çocuklarının nüfus kayıtlarının yapılıyor olduğu ve bu kişilere tanıtım kartları verildiği belirtilmektedir. Ancak özellikle kamp dışında doğan çocuklara ilişkin net bilgi derlenememesi ve politikaların geliştirilememesi bu çocukları vatansız kalma riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

 

Bu çalışma ilk olarak, Türkiye’deki Suriyeli mülteci çocukların durumunu va- tansızlık bağlamında değerlendirmeyi hedeflemiştir. Aynı şekilde, bu konuda yapılmış herhangi bir çalışma olmaması sebebiyle, konuyu çocuğun yüksek yararı doğrultusunda görünür kılmayı, bu alanda yaşanan ve ilerleyen dö- nemlerde artarak çoğalabilecek sorunları ortaya koyma ve gündeme getirmeyi amaçlamıştır.

 

Metodoloji

Bu çalışmanın amacı, “Suriyeli mülteci çocukların vatansızlık riski Türkiye ve Suriye vatandaşlık kanunları kapsamında nasıl değerlendirilebilir? Bu kanunlar ve uygulamalar vatansızlık sözleşmeleri ve çocuğun yüksek yararı ilkesiyle hangi noktalarda çakışmakta/çatışmaktadır?” sorularına cevap aranmasıdır. Bu bağlamda Suriyeli mültecilerin Türkiye’de doğan çocuklarının vatansızlık hali/riski; kanunlar, uluslararası belgeler ve çocuğun yüksek yararı ilkesi bağlamında Türkiye ve Suriye kanunlarının analizi ile sivil toplum örgütleri ve devlet kurum ve kuruluşlarının temsilcilerinin görüşleri değerlendirilmiştir.

Bu araştırma, çok yönlü ve disiplinler arası bir çalışma şekilde yürütülmüştür. Bu çalışma kapsamında Türkiye ve Suriye vatandaşlık kanunlarının bir analizi yapılmıştır. Ayrıca vatansızlık durumuna ilişkin uluslararası hukuk ile Türkiye’deki kanun ve uygulamaların, Suriyeli mülteci çocuklara yansımaları çocuğun yüksek yararı ilkesi bağlamında değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

İlk aşamada nitelikli bir literatür taraması yapılmış; bu tarama kapsamında in- san hakları hukuku bağlamında vatansızlığın özellikle mülteci çocuklara yansımalarına odaklanılmış ve çalışmanın temel çerçevesi bu kapsamda belirlenmiştir. Türkiye’deki Suriyeli mülteci çocuklar özelinde konu hakkında yapılmış bir çalışmanın henüz mevcut olmaması öncelikle Türkiye ve Suriye vatandaşlık kanunlarının vatansızlık konusu özelinde analizinin yapılmasını gerektirmiştir. Böylelikle, bu çalışmanın bir bölümü olan hukuksal boyutun çerçevesi oluşturulmuştur. Buna ek olarak, oluşturulan çerçeve içerisinde 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu ile Suriye Vatandaşlık Kanunu derinlemesine bir analize tabi tutulmuş ve özellikle vatansız kalma riskiyle karşı karşıya kalan çocukların durumu ve çocuğun yüksek yararı ilkesi göz önünde bulundurularak incelenmiştir.

Konunun çok boyutluluğu göz önünde bulundurularak, bu çalışma için anahtar kişilerle, özellikle mülteciler ve çocuk hakları alanlarında çalışan sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle görüşmeler yapılmıştır. Böylelikle, veri toplama süreci sonunda hem bahsedilen vatansızlık riskinin mülteci çocuklara olası yansımaları ele alınmış ve alanda çalışanların deneyimleri göz önünde bulun- durularak analiz edilmiş hem de hukuksal boyutu ile ilişkisinin kurulması sağlanmıştır. Özetle, bu çalışmayla vatansızlık riskinin Türkiye ve Suriye vatandaşlık kanunlarının toplumsal cinsiyet bakış açısıyla incelenmesi ve alanda çalışan kurum/ kuruluşların temsilcileriyle görüşmeler yapılarak bu alana dair nitelikli bilgi toplanması ve politika önerilerinin oluşturulması hedeflenmiştir.

 

Araştırmanın katılımcıları

Çalışma kapsamında sivil toplum örgütleri, devlet kurum ve kuruluşları ile uluslararası kurumların temsilcileri olmak üzere 12 kişi görüşülmüştür. Çalışma raporunda isminin yer almasını tercih eden görüşmeciler; Kemal Vural Tarlan, Göksun Yazıcı, Volkan Görendağ, Pırıl Erçoban, Şenay Özden, Ayşe Beyazova, Melda Akbaş. Konunun hassasiyeti nedeniyle görüşmecilerin ifadelerine metin içerisinde kod verilmiştir.

 

Sınırlılıklar

Araştırma anahtar kişilerle, özellikle mülteciler ve çocuk hakları alanlarında çalışan sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle 2015 Haziran- Kasım ayları arasında yapılan görüşmelerle sınırlı kalmıştır. İçişleri Bakanlığı’nın 06/04/2015 tarih ve 48952707/206/000-7204 sayılı yazı ile geçici koruma sağlanan Suriyelilere yönelik çalışmaları Bakanlıkların onayına bağlaması sebebiyle de kampların bulunduğu illerdeki görüşmeler gerçekleştirilmemiştir.

Araştırma sürecinde, “vatansızlık” sorunsalının gerek öncelikli bir alan olamaması gerekse konu özelinde bilgi ve farkındalığın genel olarak fazla olmaması çalışmayı etkileyen bir unsur olarak tanımlanabilir. Bu temel güçlük görüşülen kişilerin sahada karşılaştıkları vakalardan ve bu vakalara ilişkin aktarılan deneyimlerinden çıkarımlarla aşılmaya çalışılmıştır. Örneğin görüşme yapılan kişinin vatansızlık konusunda aktarabileceği bilgisinin olmadığı durumlarda sahada doğum kaydına, evde doğum ve sonrasındaki süreçlerde karşılaştığı noktalara odaklanarak veri toplanmaya çalışılmıştır. Bunların yanı sıra Suriyeli mülteci grup içerisindeki kampta/kamp dışında yaşayan, etnik ve kültürel farklılıklar gibi alanlara yapılan vurgular da konuya ilişkin pek çok farklı boyutun göz önünde bulundurulması gerektiğini göstermiştir.

Ayrıca doğum kaydı, hastane kaydı ve hastane dışı doğumlara ilişkin olarak Suriyeli mültecilerin kendileri ile görüşmelerin yapılamamış olması bu araş- tırmanın sınırlılıkları arasındadır. Bunun yanı sıra saha çalışmasının özelikle 7 Haziran seçimi sonrası artan çatışmalı ortam sürecine denk gelmesi; görüşme yapılan kişilerin gündem odakları nedeniyle hem veri toplama süresini hem de kapsamını doğrudan etkilemiştir.

 

KAVRAMSAL ÇERÇEVE

VE DEĞERLENDİRMELER                                            

 

I.  VATAN(DAŞLIK) / (SIZLIK)

Vatansızlık konusunun ayrıntılarına girmeden önce “vatandaşlık” literatürüne bu bağlamda bir giriş yapmak önem taşımaktadır. Öyle ki vatandaşlığa alınma tanımları üzerine sosyal bilim literatüründe tartışmalar sürmektedir. En basit tanımıyla vatandaşlık birey ile yönetim şekli arasındaki yasal ilişkiyi anlatmak- tadır (Sassen, 2002: 278). Bu ilişki, yönetim şekline göre değişiklik gösteren pek çok farklı forma bürünebilmektedir. Antik ve orta çağlarda bu ilişkinin daha çok ‘şehir’ üzerinden tanımlandığı ifade edilmektedir. Ancak, yönetim şeklinin en gelişmiş ve önce Batı’da sonrasında ise dünya çapında en baskın forma dönüştüğü ulus-devletlerde bu ilişki milliyet üzerinden tanımlanmaya başlanmıştır (Sassen, 2002: 278). Vatandaşlık her ne kadar “tek bir kavram- mış ve tek bir kurum şeklinde deneyimleniyormuş” (Sassen, 2002: 280) gibi görülse de, kuşkusuz birey ve yönetim şekli arasındaki pek çok farklı boyu- ta gönderme yapmaktadır. Literatür göz önünde bulundurulduğunda, vatan- daşlığın pek çok kavrayışı bulunmaktadır: bir yasal statü olarak vatandaşlık, haklara sahiplik, siyasal etkinlik, kolektif kimliğin ve duygunun bir formu (Kymlicka and Norman, 1994; Conover, 1995; Bosniak, 2000); vatandaşlığın

 

 

herhangi bir yeterli tanımı için gerekli bir meThum olarak kültürel vatandaşlık (Turner, 1994; Taylor, 1994); ekonomik vatandaşlık (Fernandez Kelly, 1993) ve vatandaşlığın psikolojik boyutu (Conover, 1995; Carens, 1996; Pogge, 1992).3 Ulus-ötesi vatandaşlık tartışmaları bir kenara bırakılırsa, tüm bu kavrayışlar arasındaki farklılıklara rağmen, altı çizilmesi gereken önemli bir nokta vatandaşlık üzerine yürütülen tartışmaların bugün hala ulus-devlet çerçevesi içinde yapılıyor oluşudur. Açıktır ki vatansızlık durumunun kendisi de ulus-devletlerin yapılanmasıyla yakından ilişkilidir (Soysal, 1994). Vatandaşlığı “haklara sahip olma hakkı” olarak dile getiren Arendt’e göre vatandaşlık sadece bir ulusal komünitenin tam anlamıyla üyesi olmayı değil aynı zamanda insanlığın da üyesi olmaktır (Arendt, 1996). Dolayısıyla vatandaşlığa sahip olmayan birisi hem siyasi haklarından hem de bugün tariflenen şekliyle sosyal ve ekonomik haklarından da mahrum kalmış olur.

Ulus-devletlerin yok olmaya başladığı tartışmaları süregitse de, bugünkü koşullar altında ulus-devlet sınırları ve devletlerin bu sınırlar üzerindeki ege- menlik hakları vatandaş ve vatandaşın ötekileri kavramlarının tanımlanmasında önemli bir rol oynar. Bu noktadan hareketle;

“Sınırlar; içeri ile dışarı, dahil etme ile dışlamanın sürekli olarak el değiştirdiği bulanık mekana yerleşirler. Bu bakımdan ülke sınırları, vatandaşlık ile yabancılık-göçmenlik; ulusal kimlik ile ötekiler arasındaki üyelik (aidiyet) ve dahil olma (temsiliyet) sınırlarını belirlemeye yeltenseler de sürekli kriz üreten bir aralıkta dururlar. Devletlerin egemenliklerinin nihai alanları olarak görülmeleri nedeniyle, askeri güçlerle ve mekansal uygulamalarla sürekli denetim altında tutulur; yasalarla düzenlenir; ‘güvenlik’ söylemi üzerinden yönetilirler. Ne var ki, gündelik hayatı kesintiye uğrattıkları her durumda, siyasal krizlerin ve gerilimlerin nedeni haline gelirler.” (Gürkaş, 2014: 219)

Vatandaşlığın sınırlarla belirlenmiş bir toprak parçasına sadakat veya bu toprak parçası ile arasındaki kan bağı varlığıyla tanımlanıyor olması, yabancılar, mülteciler, göçmenler, sığınmacılar, vatansız kişiler ve vatandaşlığı elinden alınmış kişileri dışarıda bırakır. Dolayısıyla, “vatandaş’ın ötekileri” olarak kavramsallaştırılan bu gruplar sosyal ve siyasi hayata katılımdan mahrum bırakılırlar. Yirminci yüzyıl boyunca bu gruplar içinden vatansızların durumu ulus-devletler çağında içerme ve dışlama, vatandaşlık tanımları ve aidiyetin siyasal süreçler içerisindeki tarihsel formlarını temsil etmişlerdir (Benhabib, 2006)

Vatansızlık kavramı farklı dillerde farklı terimlerle ifade edilmiştir. İlk olarak Almanya-İsviçre hukukunda kullanılan haliyle vatansızlık Almanca heimatlos sözcüğüyle ifade edilmiştir. Bu terim pek çok devlet tarafından kabul edilmiş ve kullanılmıştır. Daha sonra ise Fransa’da apatride teriminin kullanılması önerilmiş ve bu terim gerek öğretide, yargı kararlarında gerekse de uluslararası metinler ve Milletler Cemiyeti tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Bugün ise uluslararası hukukta yasal terim olarak stateless kavramı kullanılmaktadır. (Odman, 2011: 6)

Mültecilerin ve vatansızların korunmasına ilişkin ilk örgütlenme, Milletler Cemiyeti kararı ile gerçekleştirilmiştir. Oluşturulan Milletler Cemiyeti Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne Dr. F. Nansen atanmış ve Birinci Dünya Savaşı tutsaklarının ülkelerine dönüşlerini sağlayabilmek için Nansen Pasaportu olarak adlandırılan özel bir kimlik hazırlamıştır. Nansen Pasaportu, Birinci Dünya Savaşı’nda hiçbir ülkeden kimlik kağıdı temin edemeyen; dolayısıyla, hiç bir memleketin uyruğu olmayan kimselere milletlerarası mülteci makamları tarafından sağlanan bir dokümandır. Bu pasaport elli iki ülke tarafından tanınmış ve bu sayede gerek mülteciler gerekse de vatansız kişiler ilk kez uluslararası alanda tanınmaya başlanmış ve seyahat edebilme hakkını kazanmıştır (Odman, 2011: 6 – 7).

Kavramın Türkiye’deki kullanımına bakılacak olursa, vatansız kişileri tanımlamak için “heimatlos”u andıran bir şekilde önceleri “haymatlos” kelimesi kullanılmıştır. Haymatlos kavramı ilk olarak 1933-1945 yılları arasında, bir diğer ifadeyle Nasyonel Sosyalizm döneminde Almanya ve Avusturya’dan çoğunluğu Yahudi kişilerin Alman vatandaşlığından çıkarılarak, Türkiye’ye sığınmak zorunda kalmasıyla Türkiye’de kullanılmaya başlanmıştır. Bu kişilerin pasaportlarındaki Haymatloz damgası kavramın Türkçe’ye de bu şekilde geçmesine yol açmış ve sürgünler bu şekilde tanımlanmıştır.4 İlk dönemlerde tamamen politik bir anlam yüklenen ve vatansız/uyruksuz anlamıyla kullanı- lan kavram; zamanla anlam değişikliğine uğramıştır ve “olumsuz algılarından sıyrılarak, insanları bütünleştirici, evrensel, ayrım gözetmeyen, özgürlükçü bir kavram olarak” kullanılmaktadır (Arslan, 2014: 121). Günümüzde Türkçe’de stateless kavramının karşılığı olarak ise hem sosyal bilim literatüründe hem de hukuk metinlerinde vatansız kavramı kullanılmaktadır.

1954 tarihli Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme’nin Türkçe çevirisinde “vatansız kişi” terimi, “kendi yasalarının işleyişi içinde hiçbir devlet tarafından vatandaş olarak sayılmayan bir kişi” anlamına gelir. Her ne kadar 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 15. maddesinde “Herkesin bir vatandaşlığa sahip olma hakkı vardır ve hiç kimse keyfi olarak vatandaşlığından veya vatandaşlığını değiştirme hakkından mahrum edilemez” hükmüne yer verilse de, vatansızlık dünya genelinde tahmini olarak on milyondan fazla kişiyi etkileyen oldukça önemli bir sorundur.5

Daha önce de belirtildiği gibi, vatansızlık durumu farklı sebeplerden ötürü or- taya çıkabilir. En sık görülen sebepler ulus-devletlerin parçalanmasıyla o sınırlar içinde yaşayan kişilerin vatandaşlık durumlarının belirsiz kalması; kanun değişikleri veya kanunların menfi çatışması sonucu kişilerin vatandaşlıklarını kaybetmeleri ve yine kimi ulus-devletlerin ayrımcı uygulamaları sonucu topluluklara veya bireylere doğum, evlenme veya siyasi vb. nedenlerle vatandaşlık verilmemesidir (Odman, 2011: 8-9). Her devlet egemenlik haklarına dayalı olarak kimlere hangi şartlar altında vatandaşlık vereceğine, hangi hallerde vatandaşlarını vatandaşlıktan çıkaracağına dair hususları düzenlemekte takdir hakkına sahiptir. Başka bir deyişle, tüm bu hususlar devletlerin yetki alanına bırakılmıştır. Bu yetkiyle devletlerin vatandaşlık vermesi genel olarak iki ilkeye dayanmaktadır. Bunlardan ilki, kan bağı (jus sanguinis); ikinci ise doğum yeri (jus soli) esasıdır (Odman, 2011: 8). Bunların yanı sıra, karma olarak hem kan esası hem de toprak esası benimsenerek vatandaşlığın verildiği ülkeler de bulunmaktadır (Brad and Maureen, 2009: 8). Kan esasına göre kişinin soy bağı- na dayalı olarak ana ve babadan vatandaşlığı kazanması öngörülürken, toprak veya doğum esasına göre soy bağından bağımsız olarak kişi doğduğu ülkenin vatandaşlığını kazanmaktadır. Karma sistemde ise hangi esasa öncelik verileceği devletlerin tercihine göre şekillenmektedir.

Sonuç olarak, vatandaşlığın karşıtı olarak vatansızlık durumu kanunların ihti- lafı sebebiyle, irade dışı veya iradi sebeplerle ortaya çıkabilir. Bu noktada özel- likle altı çizilmesi gereken nokta ise şudur: Zorunlu göç pratikleri ve vatansız- lık durumu birbiriyle oldukça ilişkili fenomenlerdir. Vatansız olma durumu kişilerin zorunlu göçe maruz bırakılma riskini önemli ölçüde arttırırken, zorunlu göç pratikleri de kişilerin vatansız olma riskini arttıran en önemli etken- lerdendir (Albarazi & van Waas, t.y.: 27)

Tüm bunlara ek olarak, biliniyor ki çatışma ortamları ve zorunlu göç pra- tiklerinin en çok mağdur ettiği kesimler kadınlar ve çocuklardır. Bu çalışma özelinde düşünüldüğünde de vatansızlığın sürekliliğine sebep olan en önemli hususlar, yine çatışma ortamlarında en savunmasız gruplar olan kadınlar ve çocuklarla ilişkilidir. Aşağıda daha ayrıntılı olarak anlatılacağı gibi, bu bağ- lamda iki nokta vatansızlık riskini arttırmaktadır. Bunlardan ilki devletlerin vatandaşlık kanunlarındaki toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılıktır. Başka bir deyişle, kimi ülkelerde kadınlar, çocuğa vatandaşlığın verilmesinde erkekler- le eşit haklara sahip değildir. Bu gibi ayrımcı pratikler soy bağı olan erkeğin olmadığı, çocuğu kabul etmediği, öldüğü vb. durumlarda çocuğun vatansız kalmasına sebep olmaktadır. Vatansızlık ile yakından ilgili ve vatansızlık halle- rinin nesiller boyu sürekliliğini sağlama riski taşıyan ikinci sorun ise çocukla- rın doğum kayıtlarının yapılmamasıdır. Doğum kayıtlarının doğru bir şekilde yapılması BMMYK’nın on yılda vatansızlığı bitirme kampanyasının da ana odaklarından birisidir. Doğum kaydının yapılmamasıyla çocuk direkt vatansız kalmaz; ancak doğum kaydının olmaması çocuğun ve süregiden durumlarda bireyin vatandaşlığa kabulünün ve devlet hizmetlerine erişiminin önünde en- gel olmaktadır.

 

II.  TÜRKİYE’DE SURİYELİ MÜLTECİLERE GENEL BAKIŞ

2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, çatışma kaynaklı her durumda görül- düğü gibi insan hakları ihlallerini ve ülke içinde yerinden olmuş kişi ile mültecilik statülerini de Suriyeliler özelinde ortaya çıkarmıştır. Birleşmiş Milletler verilerine göre, Suriye’ye komşu ülkelerde 4 milyonun üzerinde Suriyeli mülteci ve Suriye içinde yerinden edilmiş yaklaşık 8 milyon kişi bulunmaktadır.6 Lübnan ve Ürdün’ün yanı sıra, Suriye iç savaşı ile birlikte Türkiye dünyada en fazla mülteciyi barındıran ülke konumuna gelmiştir. Türkiye açık kapı politikası uygulayarak çok sayıda mültecinin sınırları içerisinde sığınmasına izin vermiştir. Bunun yanı sıra, Türkiye hükümeti ile ulusal ve uluslararası çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından Suriyeli mültecilere çeşitli kapsamlarda hizmet veriliyor olsa da, mültecilerin kitlesel akınla gelmiş olması, dolayısıyla sayının oldukça fazla olması hem verilen hizmetlerin yeterli olmamasına hem de uygulamalarda sorunlar çıkmasına sebep olmuştur. Aşağıda belirtilen alt başlıklar hizmetleri ve uygulamaları bu çalışma kapsamında yapılan görüşmelerin ışığında ve çocuk odaklı bir bakış açısıyla incelemektedir.

 

Uluslararası Toplum ve Suriyeli Mülteciler

Suriye’de başlayan iç savaşla birlikte Avrupa kıtasının 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük zorunlu göç ve mülteci krizini yaşadığı sıklıkla vurgulanan bir noktadır. Bununla birlikte özellikle Türkiye devleti ve Türkiye’de  Suriyeli mülteciler üzerine çalışan akademisyen ve sivil toplum örgütü temsilcileri, mevcut durumla ilgili Avrupa’nın üzerine düşeni yapmadığı yönünde görüş belirtmektedirler. Bu bağlamda hem mevcut duruma dair kısa bir özet sunmak hem de bu çalışma kapsamında görüşmecilerin belirttiği hususlara vurgu yapmak önem arz etmektedir.

Biliniyor ki, mültecilik konusunda taraf devletlerin uluslararası yükümlülükleri 1951 yılında imzalanan Cenevre Sözleşmesi’yle belirlenmiştir. Bu kapsamda hem kimlerin mülteci olarak niteleneceği hem de mülteci olarak kabul edilenlere sağlanacak haklar netleştirilmiştir. Temel haklara ilişkin ayrıntılara ek olarak, “geri göndermeme” prensibiyle mültecinin zulüm göreceğine inanılan ülke ya da ülkelere gönderilmemesi kararlaştırılmıştır. Aslında bugün mülteci krizi olarak nitelendirilen duruma dair önemli nokta budur. Çünkü bu prensi- be göre Suriye’den kaçan bir mülteci Suriye’ye geri gönderilemez ya da sınırdan geri çevrilemez. Öte yandan devletlerin uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini yerine getirmemeleri de uluslararası koruma konusunda bir krizin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Avrupa Birliği özelinde, üye devletler Suriye iç savaşından kaçanların iltica başvurularını engellemeye ve bunun için çeşitli mekanizmaları devreye sokmaya çalışmaktadırlar. Bunu da yükümlülüklerini “Türkiye gibi 3. ülkelere devrederek “külfet paylaşımı” yerine “külfet devrini” gerçekleştirmeye” çalışarak yapmaktadırlar.7

Ekim 2015’te Merkel’in Türkiye ziyareti ile külfet devrinin Suriyelilere olacak yansımalarını da ortaya çıkarmıştır. Türkiye tarafı işbirliği ve geri kabul anlaşması eylem planı çerçevesinde Suriyeli mültecilerin AB üye ülkelerine akınını kontrol edecek, bunu da 3 milyar Avro yardım, vizesiz seyahat ve Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden canlandırılması karşılığında yapacaktır. Bunu yaparken Türkiye’den beklenen aktif sınır kontrollerinin arttırılması ve geri kabul merkezlerinin işlevselleştirilmesi beklenmektedir. Sonuç olarak, bahsedilen işbirliği Türkiye’den transit olarak geçtiği anlaşılan tüm düzensiz göçmenlerin Türkiye’ye iade edilmesini ve Türkiye’nin de bu kişileri mümkün olursa geldikleri ülkeye, o ülkeyle yapılan geri kabul anlaşması kapsamında geri iadesinden oluşmaktadır. Ancak, Türkiye sadece 13 ülkeyle böyle bir anlaşma imzalamıştır ve bunlardan da ancak 8 tanesi uygulanabilir durumdadır.8 Ek olarak, geri gönderilemeyen kişilerin barınma, sağlık, eğitim ve diğer sosyal ihtiyaçlarını belli bir standartta Türkiye’nin sağlaması beklenmektedir.

Yukarıda kısaca özetlenen süreç alanda çalışanlar tarafından Suriyeli mültecilerin pazarlık konusu yapılması olarak değerlendirilmiştir. Bu kapsamda, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Mülteci Hakları Koordinatörü Volkan Görendağ bu anlaşmayı şöyle yorumlamıştır9:

“Mülteciler AB ile Türkiye arasında pazarlık konusu yapıldı. Vize muafiyeti gibi önerilerin yanı sıra Türkiye’deki insan hakkı ihlallerinin Avrupa tarafından göz ardı edilmesi tehlikesi doğdu.”

Bu anlaşmayla birlikte Suriyeli mültecilerin sınır dışı edildiğine dair pek çok haber yapılmaya başlanmış ve ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütleri yaptıkları açıklamalarla bu alandaki ihlallere dikkat çekmeye çalışmışlardır. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) Suriyeli mültecilerin sınır dışı edildiğine dair somut kanıtlar henüz gün yüzüne çıkmamış olsa da Türkiye’nin Suriye sınırını neredeyse kapattığını ifade etmiştir. Yine aynı açıklamasında HRW, “Türkiye’nin neredeyse tüm sınırlarını Suriyeli sığınmacılara kapattığını ve sınırdan geçmeye çalışırken yakaladığı Suriyelileri geri gönderdiğini” açıkla- mıştır.10

Başka sivil toplum örgütleri ise bunun genel bir politika olup olma- dığına dair henüz yeterli veriye sahip olmadıklarını ancak ailelerle yaptıkları görüşmeler sonucu mültecilerin İstanbul, İzmir ve diğer kentlerden alınarak önce geri gönderme merkezlerine, oradan da geldikleri ülkelere gönderildikle- rini öğrendiklerini belirtmişlerdir.11 Altı hak örgütü bu konuya ilişkin şöyle bir açıklama yaparak, ihlalleri gözler önüne sermişlerdir12:

“Aldığımız duyumlara göre, mülteciler büyük şehirlerden toplanıp Os- maniye’ye götürülüyor. Burada sınırdışı edilmek için ülkelerine dönmek istediklerine dair zorla belge almak yönünde fiili bir uygulamanın başla- dığı da gelen bilgilerden.”

Bianet’te yayımlanan haberde bahsedilen Kilis, Çanakkale ve İzmir’den bu yön- de gelen aktarımlar olduğu bilgisi ve “düğmeye basılmış gibi” benzetmesi AB ile yapılan anlaşma sonrası Suriyeliler açısından işlerin daha da zorlaştığına ve ihlallerin artabileceğine dair bir veri olarak değerlendirilebilir. Ek olarak, her ne kadar bu anlaşma ve Suriyeli mülteciler bakımından getirdiği kısıtlılıklar güncelliği dolayısıyla ön planda olsa da, bu çalışma kapsamında yapılan görüşmelerde uluslararası toplumun Suriyeli mülteciler krizine yönelik tutumların- da eleştirilen başkaca noktalar da olmuştur. Bir sivil toplum örgütü temsilcisi bu durumu şu şekilde ifade etmektedir:

“Uluslararası kurumların çok yetersiz kaldığını düşünüyorum. BMMYK ve diğer uluslararası kurumlar Türkiye mükemmel, harika işler yapıyor dediler. Türkiye’yi gücendirmemek için tek söz söylemediler; bu arada ih- laller oluyor. BM hizmetlerini, eleman sayısını artırdı ama bütün olarak bakıldığında yetersiz. Eğitim sorunu en yakıcı sorunlardan biri. UNI- CEF bir şeyler yaptı tabi ki ama yeterli değil. AB keza öyle, mültecileri almamaya çalışıyor politikası bu yönde. Hem birlik hem de üye ülkeler böyle. Krizin büyüklüğü karşısında yetersiz; uluslararası kurumların tepkisi çok çok yetersiz; Türkiye parladı böyle bir ortamda.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 2, K)

Ayrıca uluslararası kurumların, ancak mülteciler Avrupa’nın kapısına dayandığında Suriyeli mülteciler krizine dönük adımlar attığı da sıklıkla vurgulanmıştır:

“Uluslararası alanda sorunlar dile getirildiğinde kurumlar “biz gözlemciyiz”, “Türkiye hükümeti bizi bulaştırmak istemiyor”, “elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz” deniyor.. Bunların bir kısmı doğru ama çoğu da bahane.. Yani isteseler yaparlardı.. Dolayısıyla uluslararası toplum iki- yüzlü davrandı. Bu göç dalgası ne zamanki Avrupa sınırına dayandı, Avrupa ancak o zaman ne yapalım bu Suriye mevzusunu demeye başla- dı.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 4, E)

 

Göç Alan Bir Ülke Olarak Türkiye

ve Suriyeli Mülteciler Özelinde Uygulamalar

Bilindiği üzere, göç ettirme/iskan pratikleri ve göçmenlerin kabulü ulus-devletlerin kendi sınırları içerisinde nasıl bir nüfus istediğiyle ilişkili olagelmiştir. Türkiye devleti de cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hem kimlerin göçmen olarak sınırlarından girebileceğine hem de kimlerin nerede iskan edilmesi gerektiğine bu çerçeve içinden karar vermiştir. Bunun bir sonucu olarak hem nüfusun ülke içinde yer değiştirmesi sonucu ortaya çıkmış hem de Türkiye uzun zaman boyunca göç veren ülke konumunda olmuştur. Ancak az da olsa 1980’lerde olmakla birlikte, esas olarak 1990’ların ikinci yarısından itibaren Türkiye göç alan bir ülke konumuna geçmeye başlamış; Türkiye’ye Ortadoğu, Avrasya ve Afrika olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinden düzensiz ve transit göçmen olarak pek çok kişi gelmiştir (Sirkeci vd., 2015: 178). Ancak Türkiye 2011’den itibaren Suriye krizinde olduğu kadar yoğun bir mülteci nüfusla karşılaşmamış, bu sebeple de tabir-i caizse hazırlıksız yakalanmıştır. Çeşitli adımlar atmakla birlikte, Türkiye devleti Suriyelilerin Türkiye’de uzun süreli kalacağını öngörememiş, bütünlüklü bir mülteci destek programı oluşturmamıştır. Bu da Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye geldikten sonra Türkiye’yi bir transit ülke olarak görmelerine yol açmıştır. Bir görüşmeci bu durumu şu şekilde ifade etmektedir:

“Son dönemlerde Avrupa’ya geçeceğim diye Türkiye’de kayıt yaptırma- yanlar çok. Türkiye’yi transit ülke olarak kullanmak isteyenlerin sayısı artıyor.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 4, E)

Son altı aydır özellikle medyada geniş yer bulan mülteci ölümleri de bu eğilim- le oldukça ilişkilidir ve yakın zamana kadar özellikle Akdeniz, Ege ve Kuzey Ege bölgeleri Avrupa’ya geçiş için sık kullanılan bölgeler olmuştur. Bir görüş- meci gözlemleri doğrultusunda “İzmir’in transit geçiş yeri” olduğuna dikkat çekmiştir. Öte yandan ilgili kamu kurumu ile yapılan görüşmede kıyılardaki geçiş çabalarında can güvenliğinin korunması ile ilgili çalışmaların yürütüldü- ğü ancak maliyetli olduğuna dikkat çekilmiştir.

“Sahil güvenlik çalışmaları bir maliyet. Avrupa Birliği, uluslararası toplumun bunlarda da herhangi bir katkısı yok.”

Bilindiği üzere, Türkiye 1951 Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olmakla beraber, sözleşmenin sağladığı korumayı sadece Avrupa’dan gelen mültecilerle sınırlı tutan coğrafi çekinceyi hâlâ koruyan tek ülkedir. Bunun sonucu olarak, Türkiye Suriye’deki iç savaştan kaçan kişilere

mülteci statüsünü hukuken tanımamakta ve bu kişilere sığınma sağlamamaktadır. Nitekim ilk günlerde hükümet tarafından Suriyelilerden söz edilirken mülteci değil “misafir”, kamplardan bahsedilirken ise mülteci kampı değil misafir kampları tabiri kullanıldığı görülmüştür. Bu tabirlerin kullanılmasının sebeplerinin şunlar olduğu söylenebilir: İlk olarak Suriye’deki iç savaş halinin bu kadar uzun süreceği öngörülememiş ve bu sebeple Suriyeli mültecilerin kısa sürede Suriye’ye dönecekleri varsayılmıştır. İkincisi ise hukuki bir statü verilmesinin devletin yükümlülüklerini arttıracak olmasıdır. Alanda çalışan bir görüşmeci bu durumu şöyle ifade etmiştir:

“Gelenler hiçbir zaman mülteci olmadı, misafir oldu!…” (Alanda Çalışan STK Çalışanı, K)

Bunun yanı sıra diğer bir görüşmeci ise bu bakış açısının yarattığı sıkıntıları şu şekilde özetlemiştir:

“Ensar ve muhacir kavramları birinin diğerine muhtaçlığını ortaya ko- yan kavramlar. Evrensel mülteci kavramından uzak. Ben ev sahibiyim ve seni savaştan koruyorum diyoruz… İslami tarih boyunca bu böyle oldu. Her alanda böyle: Eğitim, yardım vb. Suriyeliler bunan rahatsız; bu durum gerilim yaratıyor.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 4, E)

Coğrafi çekince gereği mülteci statüsü verilmeyen Suriyeliler diğer Avrupa dışı ülkelerden gelen kişiler gibi sığınmacı olarak da kabul edilmemişlerdir. Dolayısıyla, üçüncü bir ülkede sığınmacı statüsü alabilmek için BMMYK’ya da başvuramamışlardır. Aslında, Mayıs 2011’de gelen Suriyeliler BMMYK’nın mülakatlara başladığını ancak Türkiye devletinin politika değişikliği sonucu BMMYK’nın kayıtları durdurduğunu belirtmişlerdir.13 Bu politika değişikliği şöyle yorumlanabilir: Bu kadar yüksek sayıda kişi için sığınma başvurusu alınmasının teknik olarak oldukça zor olduğu açıktır. Ayrıca Türkiye devletinin böyle bir politika değişikliği ile BMMYK ya da diğer uluslararası grupların, Türkiye’nin Suriyeli göçmenlerin durumu üzerindeki kontrolüne müdahalesini engellemeyi amaçlamış olabileceği düşünülebilir.14 Sonuçta, Türkiye devleti ilk olarak, Ekim 2011’de İçişleri Bakanlığı 1994 Yönetmeliği’nin 10. maddesi gereğince Suriyelileri “geçici koruma rejimi”ne almıştır. Bu rejim açık kapı politikası, geri göndermeye zorlamama, bireysel statü belirlemenin yapılmaması, kamplarda barınma ve diğer temel hizmetlerin sunulması ilkelerini içermektedir. Kamp dışında yaşayan ve çoğunluğu oluşturan gruba ise kayıt yaptırmaları halinde sadece sağlık ve ilaçlara ücretsiz erişim hakkı tanınmaktadır. Çeşitli sebeplerle kayıt yaptırmayanların ise hiçbir hakkı bulunmamaktadır (TESEV, 2015: 12).

Mart 2012’de AFAD koordinasyonunda “Türkiye’ye Toplu Sığınma Amacıyla Gelen Suriye Arap Cumhuriyeti Vatandaşlarının ve Suriye Arap Cumhuriyetin- de İkamet Eden Vatansız Kişilerin Kabulüne ve Barındırılmasına İlişkin Yönerge” hazırlanmış ve Suriyelilerin iş ve işlemleri bu mevzuat ile düzenlenmekte ve yürütülmektedir denilmiştir15. Ancak bu yönerge ne kamuoyuyla ne de sivil toplum örgütleriyle paylaşılmamış ve Geçici Koruma Yönetmeliği yayınlandıktan sonra yürürlükten kalktığı söylenmiştir.16

Nisan 2014’te ise Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) yürürlüğe girmiş ve mevcut koruma planını, bu kişilere kanunen yasal statü tanıyarak ve kampların dışında yaşamalarına izin vererek güçlendirmiştir. Ayrıca, İçişleri Bakanlığı’na bağlı ve Suriyeli mültecilerin kayıt altına alınmasını da kapsayan, sığınmayla ilgili konulardan sorumlu olan, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü 2013’te kurulmuş ve 18 Mayıs 2015’te taşra görevlerini devralmıştır. Böylelikle mültecilerin kayıt altına alınması, kampların kurulması ve kampların içinde ve dışında yaşayan mültecilere destek verilmesine dair sorumluluk T.C. Başbakanlığı’na bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’ndan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir. Bunu takiben yayınlanan Ekim 2014 tarihli Geçici Korumaya Yönetmeliği, geçici koruma altındaki kişilerin kayıt altına alınmasıyla ilgili kural ve usuller ile bu kişilerin hak ve salahiyetlerini tanımlamaya çalışmıştır. Yönetmelikte, yasa kapsamına giren kişilerin ücretsiz acil sağlık hizmeti alma, ülkede yasal olarak ikamet ettiklerini gösterir kimlik kartı edinme, barınma, gıda ve diğer hizmetlerin verildiği “barınma merkezleri”ne erişim, ülkeye düzensiz yollarla girdikleri gerekçesiyle gözaltına alınmama hakkı, aile birleşimine erişim, hukuki danışma ve ücretsiz çeviri hizmetlerine erişim ve geldikleri ülkelere zorla geri gönderilmekten korunma hakları olduğu belirtilmektedir (HRW, 2015: 9-10). GİGM “söz konusu Yönetmeliğin Geçici 1. maddesinin birinci fıkrası gereği; Suriye Arap Cumhuriyetinden ülkemize gelen Suriyeliler ile vatansızlar ve mülteciler geçici koruma kapsamına alınmışlardır.” diye belirtmektedir.17 Yine aynı yönetmeliğin ““Geçici Koruma Kimlik Belgesi” başlıklı 22. maddesi gereğince, kayıt işlemleri tamamlananlara, valilikler tarafından geçici koruma kimlik belgesi düzenlenmekte ve bu yabancılara 25/04/2006 tarihli ve 5490 sayılı Kanun ile 22/10/2014 tarihli ve 6883 sayılı Geçici Koruma Yönetmeliği kapsamında yabancı kimlik numarası tahsis edilmektedir” denilmektedir. Yine GİGM’e göre, kayıt işlemini tamamlayan geçici koruma kapsamındaki Suriyeliler www.goc.gov.tr web adresinin ana sayfasında yer alan “Geçici Koruma Yabancı Kimlik No” sekmesinden giriş yaparak “Geçici Koruma Kimlik Belgesi/Yabancı Tanıtma Belgesinde” yer alan ve 98 ile başlayan “Şahıs Numarası” ile herhangi bir bedel talep edilmeksizin “Yabancı Kimlik Numarası”na erişebilmektedirler.

Sonuç olarak, GİGM verilerine göre, 18.12.2015 tarihi itibariyle 2.415.494 Suriyelinin biometrik kaydı yapılarak Geçici Koruma Kimlik Belgeleri düzenlenmeye başlanmıştır.18 Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı tarafından 10 ilde kurulan 25 Geçici Barınma Merkezinde barındırılanların sayısı ise 268.843’tür.19 Açıktır ki, sadece kayıtlı Suriyeli sayısına bile bakılsa yaklaşık iki milyon Suriyelinin kamp dışı alanlarda yaşadığı görülmektedir. Kamp dışındaki sığınmacıların bir kısmı kayıt altına alınmış ancak birçoğu ülkeye pasaportsuz giriş yapmış ya da sınır kapılarında kendilerine herhangi bir işlem yapılmamıştır.20 Dolayısıyla, sayının üç milyona yaklaştığı iddia edilmektedir.21

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün web sitesindeki verilere bakıldığında 81 ilin tamamında Geçici Koruma Kayıt Merkezleri’nin olduğu görülmektedir.22 Özellikle Suriye sınırı, Ege ve Trakya illeri ile İstanbul’da birden fazla merkezin olması kayıt olmak isteyip de uzun süreler beklemek zorunda kalan Suriyeliler açısından olumlu bir gelişmedir. Ancak birkaç şehirdeki kaymakamlık, hükümet binası gibi merkezler dışında kayıt merkezlerinin oldukça önemli bir kısmının geri gönderme merkezleri ve emniyet müdürlükleri veya ofislerinde olmasının Suriyeliler açısından tedirgin edici bir durum olduğu düşünülmektedir.

Mayıs 2015 itibari ile Göç İdaresi Genel Müdürlüğü taşra görevlerini Emniyet Genel Müdürlüğü’nden devraldığını ve böylece bugüne kadar İl Emniyet Müdürlüklerinin Yabancılar Şube Müdürlüklerince yapılan yabancılarla ilgili bütün işlemler İl Göç İdaresi Müdürlükleri tarafından yürütülmeye başlandığı belirtmektedir.23 Ancak GİGİM uzmanları ile yapılan görüşmede bu değişik- liğin henüz tüm şehirlerde tamamlanamadığı bilgisi iletilmiştir. Ayrıca, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü yeni bir sistem ortaya koyarak, e-ikamet ile internet üzerinden ikamet uzatma başvurularını almaya başlamıştır. İlk ikamet başvurularında ise randevu ile İl Göç İdaresi Müdürlüklerinde ikamet verilmeye devam edilmektedir.

Yukarıda kısaca özetlenen Suriyeli mültecilere yönelik uygulamalar, daha öncesinde bu derece yoğun, kitlesel bir göçle karşılaşmamış Türkiye devletinin attığı önemli adımlar olmakla birlikte; geliştirilmesi gereken pek çok noktanın olduğu bu çalışma kapsamında görüşme yapılan alanda çalışanlar tarafından dile getirilmiştir. Bir STK çalışanı bu durumu şu şekilde aktarmıştır:

“Türkiye’nin attığı çok büyük adımlar var. 2.5-3 milyon mülteciye ev sa- hipliği yapıyor. Şimdi mevcut olmasa da açık sınır politikası, geri göndermeme (ama gönüllü geri dönüşe mecbur bırakma) önemli adımlar. Özellikle diğer ülkelere bakınca Türkiye’nin yaptığı çok önemli; “access to territory” (ülkeye, toprağa erişim gibi çevirebiliriz) denilen şey. Avrupa kota uygulamasından, 160.000 mülteciye kapılarını açmaktan bahsediyor. Yine de daha insanca yaşam için atmak gereken çok adım var. … Coğrafi sınırlamanın devam ediyor olması ciddi sıkıntı. Uyuma ilişkin ciddi bir politikanın olmaması, kurumların yetki sınırları belirsiz. Mülteciler için sadece güvenli ortama ulaşmak yetmiyor; insan onurunun korunması, kendi ayakları üzerinde durmasının sağlanması gerekiyor. ” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 2, K)

Öte yandan görüşmecilerin verilen hizmetlere ilişkin başka noktalarda da eleştirileri olmuştur. Öncelikle yasal düzenlemenin gecikmesiyle Suriyeli mültecilerin mağdur edildiği belirtilmiştir:

“Aktörler kimler? Kaotik bir durum var. Hükümet yasal düzenlemeyi yapmakta gecikti. Suriyeliler nereye gitmeleri gerektiğini bilmiyorlar, oradan oraya gidiyorlar. Her konuda belirsizlik var. Yama yapar gibi.. Hak temelli değil. Kontrolden çıkmış bir durum var. Hangi aktörün sorumluluğu nedir belirsiz. Keyfi ve belirsiz uygulamalar var.” (Alanda Ça- lışan STK Çalışanı 3, K)

 

Bunun yanı sıra Suriyeli mültecilere sunulan hizmetlerin merkezi bir yapı tarafından şekillendirilmesinin de uygulamada çeşitli sorunlar ortaya çıkardığı belirtilmiştir. İlk olarak, yukarıda bahsedilen kaotik durum, diğer bir ifadeyle aktörlerin sorumluluklarının net olmaması, yerelde farklı uygulamaların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ayrıca, bir görüşmecinin aşağıdaki ifadesinde belirttiği nokta da sunulan hizmetlerin niteliğini düşürmektedir.

“Uygulamalarda tüm kararlar Ankara’dan çıkıyor. Yerelden karar almak zor ama yerelin Ankara’nın kararını uygulamadığı zamanlar oluyor.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı, K)

Sorun alanlarına ilişkin bir diğer nokta da yapılan yardımlardır. Bu noktaya ilişkin aşağıdaki değerlendirme konuyu özetler niteliktedir:

“Yardımlar, çoğunlukla inanç kimliği üzerinden yapılıyor… “Hayır” kavramı oldukça sorunlu bir kavram.. Belediye hizmetleri dahi “hayır” üzerinden iş yapar oldu. Kamu kurumları yaptıkları yardımlarda dahi, “hayır” eksenli bir yöntem izlediler ve bu insanları İslami cemaat ve derneklere yönlendirdiler. Hatta insanların yardım alabilmeleri için, “Suriyeli olduğuna dair yazı” getirmeleri için bu yapılara gönderildikleri oldu. Dernek başkanı küçük bir kağıda isim yazıyor ve mühür ve imza atıp, kamu kurumuna gönderiyordu. Yalnız bu cemaatlerin/ derneklerin Suriyeli Mülteciler açısından networkleri belki, AFAD’dan daha iyi. Çünkü şehirlerde yaşayanların bilgilerini onlar tutular ve büyük bir bilgi havuzu oluştu. Çünkü, uzun süre, kayıt karşılığında yardım yapıldı.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 4, E)

Son olarak, Avrupa’ya geçmek isteyen mültecilere yönelik uygulamalardan da bahsedilmiş ve bu durumun çocukları da riske atan boyutuna şu şekilde değinilmiştir:

“Kişi Avrupa vizesi alsa bile Türkiye’den çıkış izni alması gerekiyor. Aile birleştirme vb. uygulamalardan yararlanmak üzere çocukların refakat- siz olarak gönderilmesi ya da anne-babanın ama daha çok babanın tek başına gitmesi durumları var.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 3, K)

Özellikle bu noktadan hareketle, Türkiye’deki eğitim, sağlık gibi temel haklara erişimdeki uygulamalar ve sorun alanlarına geçmeden önce Suriyeli mültecilerle ilgili çeşitli değişkenlere değinmek önemli görünmektedir.

 

Çeşitli Değişkenler

– Nüfusun çeşitliliği

Görüşmelerde ortaya çıkan oldukça önemli bir nokta Suriyeli mülteci nüfusun çeşitliliğidir. Bu nokta, hem Suriyeli mülteciler arasındaki etnisite, din ve sınıf çeşitliliğin anlaşılmasını hem de bu çeşitliliğe göre politika önerileri ve uygulamaların geliştirilmesini gerektirmektedir. Değinilmesi gereken ilk nokta, özellikle yerleşik hayatı benimsemeyen mülteci gruplar için sınırların bir anlam ifade etmediği, on yıllardır sınır geçişlerinin kimliksiz yapıldığı ve tam da bu sebeple bu gruplar için kayıt olmanın çok bir anlam ifade etmediğidir. Alanda çalışan bir görüşmeci bunu şu şekilde ifade etmektedir:

“1974’den itibaren mayınlı alan. 1955’lilerde örneğin Kilis’te sınırın Suriye tarafında tarlası var ama TR’de yaşıyor. Sınır 1980’lerde mayın döşeniyor, ama bu sınır her zaman “geçişken”. Sınırdan traktörler bile geçiyor. Çinge- ne grupları için sınırların hiçbir önemi yok… Irak işgali ile Suriye’ye sığınan çingeneler var, vatansız olarak Suriye’de yaşıyorlardı. Irak’tan gelen, şimdi Türkiye’de yaşayan Çingene gruplar vatansız gruplar… Bu insanların [gö- çebe gruplar] geçici koruma altına alınması, AFAD kartı verilmesi ise son dönemlerde başladı. AFAD kartları emniyetten alınıyordu ve alınan iller- de geçerli idi. Yani İstanbul’da alındı ise Kilis’te geçerli değil Dolayısıyla bu insanlar göçebe oldukları için kartlar da işe yaramıyor. Ayrıca bu kart için muhtarlıktan belge isteniyor. Bazı muhtarlar “Bu insanları mahallede


 

istemiyoruz” diye kart vermiyorlar. Ben Suriyeli Çingene istemem diyor, muhtar. … Bu kişilerin [Dom ve Abdal] %35-40’ının vatansız olduğunu biliyoruz. Suriye’de yaşayan Çingenlerin %35-40 civarında, kimliksiz, yani vatansız. Bu kişiler yıllardır Suriye’den gelip Türkiye’ye mevsimlik işçi olarak çalışıyorlar.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 4, E)

Göçebe gruplar dışında da Suriyeli mülteci grup içinde etnisite ve din/mezhep temelli çeşitlilik ve çatışma olduğu ve bunun yansımalarının Türkiye’de de devam ettiği altı çizilen önemli bir nokta olmuştur. Yukarıda dikkat çekildiği üzere Dom grupların yanında en çok mağdur olan gruplardan biri de Ezidilerdir. IŞID saldırılarıyla Türkiye’ye sığınan ve sayıları 30-40 bini bulan Ezidiler için özel önlemler alınmadığı belirtilmektedir.24 Bu durum bir görüşmeci tarafından şu şekilde dile getirilmiştir:

“Dom ve Ezidiler açısından çok açık mezhepsel ayırım var. Suriye’deki mezhepsel savaş çok gerçek burada da yaşanıyor. Ezidilerin durumu çok daha acı. Geçici Koruma Kanunu ile korunmuyorlar. AFAD kaydediyor onları da. Eğitim, sağlık, hukuk koruması yok! Ev tutacak, tutamıyor. Ezidiler sadece kampta kalabiliyor. AFAD’ın değil, belediyelerin kampı.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı, K)

Ek olarak, görüşmelerde Suriye’de yaşayan Kürtler, Filistinliler ve Dürziler’den de bahsedilmiş; tüm bu grupların sadece Türkiye’de değil ancak genel olarak farklı uygulamalar dolayısıyla çeşitli zorluklar yaşadıkları vurgulanmıştır. Öncelikle az sayıda da olsa Kobane’den gelen Kürt nüfus olduğundan söz edilmiştir. Ayrıca, nicel veri bulunmasa da Suriye vatandaşlık uygulamaları neticesinde yurttaşlıktan çıkarılan ve vatansız Kürtlerin de Türkiye’ye geldikleri belirtilmektedir. Yine, Suriye’de yaşayan Filistinlilerin Türkiye’ye gelişlerinde vize gerekliliğinin olması, Filistinlilerin zorluklarla karşılaşmasına sebep oluyor. Suriye vatandaşlığı verilmeyen ve sadece mülteci pasaportu olan Filistinlilerin Türkiye’ye girebilmesi için Türkiye konsolosluğunun bulunduğu başka bir ülkeye gitmesi gerekiyor. Helsinki Yurttaşlar Derneği Mülteci Destek Projeleri Koordinatörü Hakan Ataman, vize almanın oldukça zor olduğunu, Filistinlilerin yetkililerin keyfi tutumlarıyla karşılaştıklarını ve hatta Türkiye’den çıkışlarında dahi havalimanlarında durdurularak çıkışa izin verilmemesi gibi oldukça ciddi sorunlarla karşılaştıklarını aktarmaktadır.25 Bir görüşmeci Filistinli mültecilerin durumunu şu şekilde özetlemektedir:

 

“… Suriyeli Filistinlilerin büyük çoğunluğu Lübnan’a gitti; sonrasında Lübnan sınırı kapattı. Türkiye’ye gelen yaklaşık 10.000 Filistinli var (2014 verisi). Türkiye’ye kaçak olarak girebiliyorlar ancak, ama girdik- ten sonra kayıt olabiliyorlar bu noktada herhangi bir sıkıntı söz konusu değil.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 3, K)

Sünni olmayan azınlıklardan olan Dürzilerin ise Türkiye’yi tercih etmediği, Lübnan’a gittiği belirtilmiştir. Bunların yanı sıra, Suriyeli mülteci gruplar arasındaki sınıfsal farklar da pek çok görüşmeci tarafından vurgulanmış ve bu konuya ilişkin aktarımlar şu şekilde olmuştur:

“Sorun sınıfsal düzeylerde farklılıklar gösteriyor. Bir sınıf çocuklarını hiç okula göndermiyor. Bir kısım ise kalıcı görmediği için göndermek istemi- yor…” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 3, K)

“Gelenler arasında Suriye’nin orta sınıfı Antep ve Urfa’da yoğunluktaydı. Kobane’den gelenler Türkçe, Arapça, Kürtçe biliyor. Büyük bir kısmı İngilizce de biliyor. … Antep’te “zengin” olanlar yabancı yatırım yapıyor. Yabancı sermaye nasıl iş yapıyorsa onlar da öyle yapıyor. Genel olarak iş sahaları lokanta, basit üretim, orta ölçekli halı dokuma, çorap fabrikası vb. ” (Alanda Çalışan STK Çalışanı, K)

“Şam tarafından gelenler daha eğitimli, çalışan, yurtdışına vb. yerlere gitmiş kadınlar. Bu sebeple de Türkiye’de, yaşamak zorunda kaldıkları evlerde olmaktan memnun değiller.” (Uluslararası Örgüt 2, K)

Sonuç olarak, bu veriler homojen bir Suriyeli mülteci nüfustan bahsedilemeyeceğini, dolayısıyla sunulacak hizmetlerde ve geliştirilecek politikalarda tüm bu grupların ihtiyaçlarının gözetilerek hareket edilmesinin gerekliliğini göstermektedir. Aşağıda daha ayrıntılı aktarılacağı gibi, bu çalışma kapsamında bu konu ayrıca bir öneme sahiptir. Şöyle ki, gerek Suriye vatandaşlığından çı- karılan ve Suriye’de vatansız olarak yaşayan Kürtler özelinde gerekse de Domlar ve Filistinliler gibi zaten vatandaşlığa sahip olmayan gruplar özelinde ve özellikle de bu grupların yeni doğan çocuklarında vatansızlık riski artmakta- dır. Bu sebeple, bu gibi özel durumların belirlenip ona göre hizmetlerin sunulması noktasında atılması gereken adımların olduğu açıktır.

– Toplumsal cinsiyet

Mülteci kadınlar ve çocuklar, özellikle de kız çocukları her durumda olduğu gibi mültecilik durumunda da istismara, sömürüye ve şiddete karşı daha sa- vunmasızdırlar. Bu sebeple, daha farklı ve özel koruma ihtiyaçları bulunmaktadır. Türkiye’deki Suriyeli mülteciler özelinde pek çok çalışma yürütülmekle birlikte özellikle toplumsal cinsiyet odaklı çalışmalar henüz yeterli değildir.26

Bu noktada, AFAD’ın 2013’te yapmış olduğu Türkiye’deki Suriyeli Kadınlar araştırması hem nicel veriler vermekte hem de sorun alanlarını ortaya çıkararak alınması gereken önlemler ve sunulması gereken hizmetlere ilişkin fikir edinmemizi sağlamaktadır.

AFAD’ın çalışmasına daha ayrıntılı bakmak gerekirse, kamp içindeki ve kamp dışındaki kadınların yarıya yakını, çalışma çağı olarak nitelenen 19-54 yaş grubunda yer almaktadır. Suriyeli kadınların yüzde 64’ü eğitim durumlarını ilkokul, okuryazar veya okuryazar değil olarak belirtmişlerdir. Evli kadınların oranı yüzde 67 iken bekârların oranı yüzde 28’dir. Suriyeli kadınların yüzde 87’sinin gelir getirecek bir mesleği bulunmamaktadır. Kamp dışındaki kadınların yaklaşık yüzde 97’si son bir ay içerisinde hiç gelir elde edememiştir. Suriyeli kadınlar, başta güvenlik olmak üzere, siyasi düşünceleri, ekonomik nedenleri ve sağlık koşullarını Suriye’den ayrılma sebebi olarak göstermiştir.

Rapora göre, kamplarda yaşayan kadınların yarısından fazlası, resmi sınır geçiş noktalarından Türkiye’ye girmişken bu oran kamp dışında yaşayan kadınlarda yüzde 23’tür. Kamp dışındaki Suriyeli kadınların yüzde 81 gibi büyük bir bölümünün ikamet izni ve yüzde 32’sinin herhangi bir kaydı bulunmamaktadır. Daha önce de bahsedildiği gibi, sağlık hizmetlerine erişimin kayıtsız kadınların, kayıt oranlarını arttırmış olduğu düşünülebilecek olsa da açıktır ki, her üç kadından birisinin kaydının olmaması oldukça ciddi bir durumdur. Bu hem hizmetlere erişim anlamında hem de özellikle hamilelik durumlarında yeni doğan çocukların kaydının yapılmasında risk oluşturmaktadır.

Söz konusu raporda Suriyeli kadınların yarısından fazlası, kendisinin veya aile bireylerinin psikolojik desteğe ihtiyacı olduğunu ifade etmiştir. Kamplarda yaşayan Suriyeli mülteci kadınların yarıya yakını hanesinde uyku bozukluğu yaşayan çocuk olduğunu belirtmiştir. Kamp dışında yaşayan Suriyeli kadınların yaklaşık yüzde 73 gibi büyük bir çoğunluğu ev ya da apartman dairesinde yaşadığını belirtmiştir. “Önümüzdeki 7 gün için yeterli yiyeceğe ya da yiyecek temin edebilecek paraya sahip misiniz?” sorusuna kadınların yüzde 78’i hayır cevabını vermiştir. Kadınların hemen hemen yarısına yakını imkân sağlansa da üretime katılmak istemediklerini belirtmişlerdir. Kamp dışında yaşayan Suriyelilerin meskenlerindeki temel ihtiyaçlarının, kamp içinde yaşayan Suriyeli misafirlere kıyasla yeterlilik oranları daha azdır. Türkiye’deki sağlık hizmetlerinden faydalanan kadınların, bu hizmetlerden duydukları memnuniyet oranı, kamp içinde yüzde 60 ve kamp dışında yüzde    80 seviyesindedir. Bu nokta kamp içindeki sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi gerektiğini göstermektedir. Ayrıca, kamp dışında sağlık hizmetlerinden memnuniyetin daha yüksek olması hem kamp dışındaki Suriyeli mülteci kadınların daha çeşitli sağlık kuruluşuna erişiminin olmasıyla hem de Suriyelilerin açtığı sağlık merkezlerinden ve/veya Suriyeli ebe, doktor gibi sağlık personellerinin evlerde sağladığı sağlık hizmetlerinden faydalanmalarıyla ve böylelikle ayrımcılığa ve kötü muameleye maruz kalmamaları ile ilişkili olduğu ifade edilebilir.

AFAD raporu verileri Suriyeli mülteci kız çocuklarının daha savunmasız durumda olduğunu ortaya koymaktadır. Rapora göre çok eşli evliliklere sıklıkla rastlanmaktadır. Suriye’den gelenlerin çoğu çok eşli halde gelmiştir. Her ne kadar “kampta yaşanması muhtemel sorunların önüne geçebilmek için bazı kamplarda uzmanlar tarafından çadır ziyaretleri yapılarak, yasalarla ilgili, özellikle de 18 yaş altı evliliklerin yasadışı olduğu ile ilgili bilgilendirme yapılmaktadır” denilse de erken yaşta gebeliklere de çok sık rastlandığı belirtilmektedir. Raporda ayrıca kimi evliliklerde eşler arası yaş farkının çok yüksek, annelerin yaş ortalamasının çok düşük olduğu ve 13-14 yaşında hamileliklere rastlandığı ifade edilmektedir. Bu durumlar için önlem alınması gerektiğinin altı çizildiği raporda, şu ifadelere yer verilmektedir:

“Kamplarda 18 yaş altı için Türkiye Cumhuriyeti yasalarının uygulan- masına özen gösterilmektedir. Özel hayatın korunması gereği, birlikte yaşayanların veya resmi şekilde evli olmayanların tespiti mümkün ol- mamaktadır. Kadınların mağdur olmaması için çok eşli halde gelenlerin evlilikleri geçerli sayılmaktadır.” (AFAD, 2013: 75).

Bunların yanı sıra Suriyeli nüfusun çeşitliliği kapsamında kadın ve kız çocuklarının savaş ve göç sürecinden etkilenme durumu da farklılık göstermektedir. Medyada da sıkça yer verildiği gibi görüşmecilerden birisi de Ezidi kadın ve kız çocuklarının, “Ezidi” olmalarından kaynaklı olarak cinsel sömürünün hedefi olmaları nedeniyle daha çok etkilendiği ve bu nedenle Türkiye’ye gelebilen, ulaşabilen Ezidi kadınlar arasında belli bir yaş grubuna dair sayının çok az olduğu ifade edilmiştir.

“11-50 yaşları arasındaki Ezidi kadınların nüfusu yok gibi.. ”(Alanda Çalışan STK Çalışanı, K)

Özel hayatın korunması gereği resmi nikah bağıyla ilişkili bir tespitin yapılamıyor olması da Suriyeli mülteci kadınları ve kız çocuklarını istismara açık hale getirmektedir. Bu noktada, kültürel görecelik karşısında erken yaşta evlilikler bağlamında çocuğun yüksek yararı ve kadının insan hakları gözetilmeli ve uygulamalar buna uygun bir şekilde düzenlenmelidir. Bir görüşmeci bu konuya dair oldukça önemli bir noktaya değinerek şunu ifade etmektedir:

“Erkekler korunmak istemiyor, kadınların korunmasına izin vermiyor. Süt korur inancı var ama öyle bir şey yok, çocukların arası 1 yıl var ya da yok.. Erkek çocuk doğana kadar hamile kalınıyor. Erkekler çocuğu bir güç, iktidar göstergesi olarak mı görüyor bilmiyorum. Erkekler “sen doğurmazsan doğuracak başkasını bulurum” diyor, zaten kumalık ikin- ci, üçüncü eş olma durumları var. … Çocuk gelin sayısı çok fazla, 12-14 yaşında evlendirilenler var. Çocukları da var… Şikayet, cezai uygulama vb. olabileceği için kimlik çıkarmaya geldiklerinde ellerinde herhangi bir belge yoksa yaşlarını 18-19 olarak söyleyebiliyorlar.” (Uluslararası Örgüt 2, K)

Son olarak, diğer pek çok çalışmada olduğu gibi kadınları odağına alan böyle bir raporda doğum kaydına ve vatansızlık riskine ilişkin hiçbir veri olmaması konunun yetkili makamlar tarafından hala gündeme alınmadığının ya da bu konuya dair herhangi bir bilgi ve/veya bilgilendirmenin olmadığının bir göstergesi olarak okunabilir. Halbuki, aşağıda bir görüşmecinin aktardığı gibi bu risk pek çok sorunun kesişim noktasına denk gelmektedir:

“Kız çocukları için Türk erkek vatandaşlık demek! Vatandaşlıktan çok maddi güvence demek. 2. eş olma durumları bu yüzden yaygın. Kırılgan grup içinde geçiyor kız çocukları… Bu bağlamda da imam nikahı sorunu karşımıza çıkıyor. Yine kumalık ya da imam nikahlı olan Suriyeli kadın- ların doğan çocuklarında sıkıntılar olabilir. Örnek Suriyeli kadın, imam nikahı var. Doğurdu. Baba öldü, yok oldu. Çocuk vatansız.” (Alanda Ça- lışan STK Çalışanı, K)

 

– Ayrımcılık ve Nefret Söylemi

Gerek Suriyeli mültecilere dair hali hazırda hazırlanmış pek çok raporda gerekse ilerleyen bölümlerde bahsedildiği gibi, Suriyeli mülteciler eğitim ortamlarından çalışma yaşamına, barınma ortamlarından sokağa kadar hayatın hemen hemen her alanında ciddi bir ayrımcılığa ve zaman zaman da nefret söylemine maruz kalmaktadırlar. Bu durum, bu çalışma kapsamında yapılan görüşmelerde de sıklıkla belirtilmiş ve şöyle özetlenmiştir:

“Bir öğretmenin söylediğine göre okulda çocuklar arasında şöyle iki bakış açısı var Suriyelilere: IŞID’çi gibi görmek, zavallı gibi görmek” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 5, K)

Ek olarak, toplumun genelinin yaptığı ayrımcılığın yanı sıra farklı grupların birbirlerine karşı ayrımcı tutumları ve nefret söylemi geliştirdiğinden de bahsedilmiştir. Bunun bir örneğinin Kürtlerin Ezidileri “ulusal bilinci olmayan” bir grup olarak görmesi olduğu belirtilmiştir. Diğer bir örneğin ise, özellikle resmi nikah bağı olmadan, Türkiyeli erkeklerin ikinci eş olarak Suriyeli kadınlarla evlenmesi sonucu Türkiyeli kadınların Suriyeli kadınlardan nefret etmesi olduğu aktarılmıştır. Dolayısıyla bu gibi tutum ve pratiklerin ortadan kaldırılması için adımlar atılmasının gerekliliği şu şekilde ifade edilmiştir:

“Artan mülteci karşıtlığı önemli bir sorun; yeterli şeyler yapılmıyor. Aslın- da entegrasyona ilişkin çalışmalar yapılmıyor; GİGM “uyum stratejisi”; bu konuda oldukça yetersiz. Kayıt edilmesi, kayıt sırasında dezavantajlı bireylerin belirlenmesi gerekiyor.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 2, K)

 

Kayıt

Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından bu yana Suriyelilerin ülke içinde kaydına ilişkin pek çok belirsizlik yaşanmış; daha önce de bahsedildiği gibi pratikte hala farklılık gösterse de son olarak kayıt uygulaması GİGM’in yükümlülüğüne bırakılmıştır. Görüşmelerde mültecilerin kayıt altına alınmalarıyla ilgili yapılan değerlendirmelerde sayılarla ilgili belirsizlik olduğu, 2011 yılından bu yana farklı kayıt uygulamaları yapıldığı ve bundan dolayı birçok sorun yaşandığı ifade edilmiştir:

“Kurumlar arasındaki tanımlamada AFAD hizmet sağlayıcı, Göç İdaresi ise kayıtlardan sorumlu. 18 Mayıs 2015’ten sonra kayıt sistemi değişti ama hala emniyette devam ettiği de ifade ediliyor. Verilen kimliklerde numaralar başta 98 idi ama bu sistem de sorun çıkardı. 99 oldu. Nüfus müdürlüklerinde yabancılar kütüğü mevzusu var. Bir yabancılar kütüğü var bir de vatandaşlığı belli olmayanlar gibi ayrıca bir kütük var. Vatandaşlık durumu belirsiz olan kavramı var.” (Uluslararası Örgüt, K)

“Suriyeliler öncelikle Kilis, Antep, Urfa vb. sınır illerinden girdiği için kimliği oradan alıyor; burada da değişim yapmıyorlar. Bu durumda An- kara’da okula, hastaneye gidemiyorlar. Şimdilerde çok az sayıda olmak üzere değişim yapabiliyorlar. Şehir değişikliklerinde 98-99 kimlik numarası değişikliği olmadığından bu durum sıkıntı yaratıyor. Örneğin çocuk doğduğunda Kilis’te 99 numaralı kimlik aldıysa sonrasında Ankara’ya geldiyse burada tekrar 99 numaralı kimlik alamıyor; Kilis numarası da Ankara’da geçerli olamıyor, hastane vb. hizmetlere erişemiyor. …Yabancılar Birimi’nde insani muamele yok, Suriyeliler bıkıyor kimlik almayacağız artık diyorlar. 1 hafta 10 gün önce yeni bir sisteme geçildi; GİGM web sitesinden internetten randevu alınması gerekiyor. Önceden de yoğunluk vardı, 5-6 aydır bekleyen insanlar vardı şimdi onların tekrar randevu alması gerekti; eski sıralarını kaybettiler. Bu iş de ticarete dökülmüş durumda; etraftaki kafeler, dükkanlar para karşılığı bu çıktıları sağlıyorlar Suriyelilere – çünkü GİGM web sitesinin ilgili bölümüne ancak Türkçe üzerinden girilebiliyor sonrasında Arapça bu sebeple de her Suriyelinin bu bilgilere erişmesi kolay değil.” (Uluslararası Örgüt 2, K)

Anlaşılacağı üzere, kayıt konusunda hala sıkıntılar yaşansa da aşağıdaki aktarım özellikle son dönemde sağlık hizmetlerine erişim için gerekli olması nedeniyle kayıt oranlarının arttığına dikkat çekmektedir:

“.. Devlet sağlık hizmetlerine erişim gerekçesiyle bunu başardı. Bu iyi bir şey. Ama yine de kayıt olmayan birçok insan var.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 3, K)

Bu noktada şunu da belirtmek önemli görünmektedir: Suriye’den gelen mülteci grupların kayıt yaptırmak istememesinin sebepleri çeşitlidir. İlk olarak, bahsedildiği gibi Domlar gibi göçebe toplulukların yaşam tarzları sebebiyle bunu tercih etmedikleri aktarılmıştır. İkinci olarak, Suriyelilerin Avrupa’ya gitmek istedikleri için Türkiye’de kayıt olmak istemedikleri belirtilmiştir. Üçüncü olarak, hala sunulan hizmetlerden haberdar olmayan bir kesimin olduğundan söz edilmiştir. Dördüncü olarak ise kayıt sistemine dair kafa karışıklığı olduğu ve bazı yerlerde muhtarların bir hanede sadece bir ailenin kaydına izin verdiğini belirtilmiş; bu durum şu şekilde anlatılmıştır:

“Farklı şehirlere farklı uygulamalar var kayıt konusunda. Örneğin Antep’te aynı evde yaşayan ikinci bir aile o eve kayıt olamıyor. … Kayıt sırasında pasaport süresi önemli. Bazı Suriyelilerin pasaport süreleri doldu, yenileyemiyorlar konsolosluktan.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 3, K)

Son olarak, yukarıdaki aktarımla da ilişkili olarak, Türkiye’de Suriye nüfus cüz- danı almak, pasaportun süresini uzatmak isteyen birisinin İstanbul’daki Suriye Konsolosluğu aracılığıyla bunu talep etmesi gerekmektedir. Ancak bunu yapmak özellikle Suriye’den gelen muhalif grup mensuplarını tedirgin etmektedir. Ayrıca Suriyeli mülteciler arasında Esad rejiminin kişinin bulunduğu yer konusunda haberdar edileceği korkusuyla kayıt olmak istemediği de aktarılan sebepler arasındadır.27 Dolayısıyla, çeşitli gerekçelerle hala kayıt altına alınmayı tercih etmeyen bir kesim olduğundan söz etmek mümkün görünmektedir. Ek olarak, yukarıda nüfusun çeşitliliği konusunda bahsedilen vatansız veya vatansızlık riskine açık bireyler ve onların çocukları düşünüldüğünde, mülteciler kayıt edilirken bu noktalara dair farkındalığın olmasının özellikle çocuklar açısından bu riski tamamen olmasa da önemli ölçüde azaltabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Tüm bunların yanı sıra, kayıt ve diğer işlemler konusunda yetkili kişilerin ayrımcı, keyfi ve insani olmayan tutumlarının da Suriyelilerin kayıt olmalarını ve yaşamını zorlaştıran etkenler olduğu ifade edilebilir. İlk olarak aşağıdaki aktarım duruma dair bir çerçeve çizmesi açısından önemlidir:

“İsminin açıklanmasını istemeyen birçok devlet memuru ve yerel yönetici, Suriyelilerin faaliyetlerine karışılmaması, görmezden gelinmesi yönüne kendilerine yazı geldiğini belirtmiştir. Sadece bir şikayet gelirse gidip müdahale ediyorlar… Suriyelileri Türkiye’de koruyan yegâne unsur para, tüm zorlukları para ile aşabiliyorlar. Ancak, küçük bir gurup bunu başarabilirken, asıl çoğunluğu oluşturan yoksul Suriyeliler tamamen savunmasız kalıyor. Sadece sağlık alanında devlet desteği alan Suriyeliler (dil probleminden dolayı gitmemeyi tercih ediyorlar), barınma, iş, eğitim (sınırlı da olsa bu yıl bir çaba var) gibi zorunlu birçok ihtiyacı karşılayamıyorlar. Çok düşük ücretlerle, en zor, en ağır, en kirli işleri yapıyorlar.

Ya da çoğunun hiç iş yapma şansı da olmuyor. Suriyelilerle iş yapan yerli tüccar, borcunu ödemiyor. Özellikle aldıkları çekler hep karşılıksız çıkı- yor. Yapılan anlaşmalarda parayı peşin aldıkları halde taahhüt ettikleri malı eksik veriyorlar. Ve haklarını arayamıyorlar! Polisin olaylarda tarafsız kaldığını ve suçlulara yaptırım uygulamayarak serbest bıraktığını ve aksine kendilerini suçlu bulduğunu söylüyorlar.”28

Bu çalışma kapsamında yapılan görüşmeler sırasında araştırmacıların bir ilin Yabancılar Şube Müdürlüğü’ndeki gözlemleri de Suriyelilerin ayrımcı, keyfi ve insani olmayan tutumlarla karşılaştıklarını göstermiştir. Nitekim yetkili kişilerin mültecileri iteklemesi, mültecilere bağırması, hakaret etmesi gibi durumların yanı sıra, randevu saatinden önce geldiği için yetkilinin, bir mülteciyi kayıt randevu kağıdını yırtmakla tehdit etmesi gibi somut durumlara tanıklık edilmiştir. Yetkililerden birinin doğum kayıtları ile ilgili yaşanan sorunlar olup olmadığı konusunda bir soruya verdiği cevap, hizmetlerin profesyonellikten uzak ve keyfi bir biçimde yürütüldüğünü düşündürtmüştür.

“Yalan söylüyorlar, başkasının kimliğiyle doğum yapıyorlar… Ama ben anlıyorum, üç göç gördüm, kendime göre sorgu yöntemlerim var. Kimliği kanaatime göre veriyorum… “

Tesadüfi bir şekilde gerçekleşen gözlemin, tüm Şube Müdürlüklerine genellenebilmesi uygun olmasa da niceliksel ve niteliksel personel durumu göz önünde bulundurulduğunda söz konusu hizmeti veren tüm birimler için bir risk olduğu düşünülmektedir. Bir görüşmecimiz de Suriyelilere kimlik verme süre- cinde polis memurlarının uluslararası insan hakları standartlarından uzak bir şekilde davrandığı, herhangi bir şekilde itiraz eden bir Suriyelinin sonrasın- da işinin zorlaştırıldığını, bunun sebebinin de bazı illerde mültecilerin geçici kimlik kartı alabilecekleri sadece tek bir yer olması olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla kayıt randevusu için bekleyen Suriyeli mültecilere karşı insani bir muameleden söz etmek mümkün görünmemektedir.

Doğum ve Doğum Kaydı

“… Çocuğun adı Ali idi. İkincisi ise 3 aylık bebek. Doğum kaydı yoktu. Ailenin kaydı da yoktu. Kayıt olmamışlar, Suriye’de de kayıtlı değillermiş. Bebek hastanede öldü. 3 aylık idi ama 15 günlük gelişme göstermişti.. O çocuğun nereye gömüldüğü belli değil… Yeni doğanların kayıtları hiç tutulmuyor… Bebeği kaydetmek kimsenin de umurunda değil.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 5, K)

Daha önce de belirtildiği gibi, kamp içinde ve kamp dışında yaşayan Suriyeli mülteci kadınların yarıya yakını, doğurganlığın yüksek olduğu 19-54 yaş grubunda yer almaktadır. Bunun yanı sıra, KAMER’in yedi ilde yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre çalışma kapsamında görüşülen Suriyeli mülteci kadınlar içerisinde ortalama çocuk sayısı 4.4’tür. Bu araştırmanın temsili bir örneklemle yapılamadığı belirtilse de, ortalama çocuk sayısına dair fikir vermesi açısından önemlidir. Yine aynı araştırmada belirtildiği üzere, ortalama çocuk sayısının yüksek olması sadece geleneksel ve dini değerlerden kaynaklanmamakta, doğum kontrol yöntemlerine ilişkin bilgi eksikliği ve doğum kontrol araçlarına erişimin zorluğu da buna kaynaklık etmektedir.29

Buradan hareketle, nitelikli nicel veriler olmasa da Suriyeli mülteciler arasında Suriye dışında hayata gelen çocuk sayısının oldukça fazla olduğu tahmin edilebilir. Biliniyor ki, yeni doğanların ve/veya çocukların kaydı vatansızlık riskinin ortadan kaldırılması için oldukça önemlidir. Bu nokta görüşmelerde de sık sık vurgulanmıştır:

“Vatansızlık ile ilgili doğum kayıtları önemli!” (Alanda Çalışan STK Ça- lışanı, K)

“Belirleyici en önemli kayıt, doğum belgesi.” (Uluslararası Örgüt, K)

Ancak farkındalık düzeyinin düşük olması ve pek çok farklı araştırmada belirtildiği gibi Suriyelilerin sunulan hizmetlere ve prosedürlere dair yeterli bilgisinin olmaması bu konunun göz ardı edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Halbuki, doğum kayıt belgeleri vatansızlık riskini ortadan kaldırabilecek en önemli belgelerdir. Bugün bu sorun, Suriye dışında hayata gelen oldukça faz- la sayıda çocuğun temel haklara erişimini tehlikeye düşürme potansiyeline sahiptir. BMMYK’nın 2013’te yaptığı araştırmanın sonuçları, sadece Türkiye’de doğan Suriyeli mülteci çocukların değil, Ürdün ve Lübnan’da doğanların da vatansızlık riski altında olduğunu göstermektedir. Rapora göre, 3 bin 700 çocuk kendilerine yardımcı olan herhangi bir aile büyüğü olmadan tek başına yaşamakta ve Lübnan’da doğan 781 Suriyeli çocuktan yüzde 77’sinin doğum belgesi bulunmamaktadır.30 BMMYK, Ürdün ve Lübnan’da mülteci kaydı yaparken; Türkiye’de bu alanda aktif olarak çalışmamaktadır. Alanda çalışan bir görüşmeci BMMYK’nın rol almamasına dair sıkıntıları şu şekilde ifade etmiştir:

“… Suriye’den temel bilgi gelmediği taktirde devam edilemiyordu. Bu durumlarda UNCHR aracı olamıyordu. UNHCR aile defterlerinin getirilmesi vb. durumlara hiç karışmıyor. Daha çok kişisel ilişkiler, aile ya- kınları üzerinden bu defterler ulaştırılabiliyorsa ulaştırılıyor. Aile defteri yoksa vatandaşlık ne oluyor derseniz mülteci bile olamazsınız sonucu doğuyor. Bu noktada da zorluk genelde tanıdık ve akrabalar aracılığıyla kişisel girişimlerle işler çözülmeye çalışılıyor. AFAD kimliksiz bir şekilde gelenler için sınırdan alıyor ve kaydediyor. Adı, sanı kendi kimliği vb. bilgiler ile.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı, K)

Ek olarak, kimlik belgesi vb. gerekli dokümanlar olsa da Türkiye’deki durumla ilgili bir görüşmeci şu ifadeyi kullanmıştır:

“Bebeklerin kaydı kesinlikle öncelikli değil.” (Alanda Çalışan STK Çalı- şanı 5, K)

Yeni doğan çocuklar, doğum kaydı ve herhangi bir belge olmaksızın Suriye’ye geri dönmeleri durumunda birçok sorunla ve vatansız kalma riskiyle karşı karşıya kalabilirler. Ayrıca, özellikle 2015 yılında artan, düzensiz göç ile Avrupa’ya geçmeye çalışan Suriyeli mülteci çocuklar ve refakatsiz küçükler için de belgelerin olmaması risk oluşturmaktadır. Avrupa Vatansızlık Ağı raporu- na göre 2015 yılında Orta Doğu, Afrika ve Asya’dan 470 binden fazla mülteci Avrupa’ya ulaşmıştır; bu mültecilerin yaklaşık yarısının Suriye’den geldiği tahmin edilmektedir.31 Ailelerin çoğunluğunun kimlik belgelerinin savaş ortamında kaybolduğu veya kullanılamaz hale geldiği vurgulanmakta ve bu durumun özellikle Suriye’ye komşu ülkelerde çocukların doğum kaydını daha da zorlaştırdığı vurgulanmaktadır. Ayrıca, tüm Avrupa ülkelerinin her çocuğun vatandaşlık hakkına sahip olduğunu düzenleyen bir veya birden çok sözleşme- ye taraf olduğunu ancak sadece yarısının bu yükümlülükleri iç hukuklarında kapsadığının altı çizilmektedir. BM tahminlerine göre dünya üzerinde her on dakikada bir vatansız bir bebek doğmaktadır. Açıktır ki, Suriyeli yeni doğanlar da gerekli önlemler alınmazsa bu ciddi riskle karşı karşıyadırlar. Bir görüşmeci bu riski şöyle aktarmıştır:

“Vatansızlık ile ilgili asıl sorun geri dönüşlerde ortaya çıkacak!.. Nüfusa kayıtta doğum belgesi ve ana babanın kimliği gerekli.. Bu durumlarla ilgili riskler; hastanede doğmamışsa, anne babanın kimliği yok ise, belirsiz ise.. Bu durumda beyanın kabulü riskli.. Örneğin başka bir ülke ya da Suriye’ye dönüşte doğum raporu ya da anne-babanın kimliğini belirtir belge yoksa beyan kabul edilecek mi? Bu Türkiye için düşünüldüğünde iller arası kanundaki açık olmayan noktalarda farklı uygulamalar olabilir”. (Uluslararası Örgüt, K)

Görüldüğü üzere, kayıtlı/kayıtsız olma, gerekli kimlik belgelerine sahip olma, yeterli bilgi sahibi olma ve tüm bunlarla ilişkili olarak yeni doğan kaydı, çocuğun vatansız kalma riski üzerinde rol oynamaktadır. Ancak ilgili başka bir nokta daha vardır. Suriyeli mülteci kadınların evlerde doğum yapması/yapmak zorunda kalması yeni doğan takibini güçleştirmekte ve çocukların kayıtsız kalmasına sebebiyet vermektedir. 2013 yılında İstanbul’da kamp dışında yaşayan mültecilerle yapılan bir araştırma hamile kadınların sağlık hizmetlerine erişiminin yok denecek kadar az olduğunu ve doğum zamanı gelmiş kadınların mecburen evlerde doğum yapmak zorunda kaldıklarını belirtmektedir.32 Daha önce de bahsedildiği gibi, Suriyeli mülteci kadınlar çeşitli sebeplerle hastanelere gitmektense evlerde hizmet veren Suriyeli doktorları, hemşireleri, ebeleri tercih etmekte ve evde doğum yapmaktadırlar. Mersin özelinde yapılan bir araştırma bu durumu şu şekilde ortaya koymaktadır:

“Doktorlar, dişçiler gibi uzmanlık mesleklerine sahip olanlar genelde, kendi evlerini muayenehaneye çevirerek çalışıyorlar. Kendilerini sosyal paylaşım sitelerinde duyuruyorlar. Kendi aralarındaki haberleşmeyi genelde Facebook üzerinden sağlayan Suriyeliler, reklam ve duyurularını bu alanda yapıyorlar.”33

 

Açıktır ki, bu durum doğum kaydının yapılmasını ve çocuğun doğum belgesi- ne sahip olmasının önünde engel teşkil etmektedir. Her ne kadar bu nokta kimlik başvurusu yapılırken fark edilebilecek olsa da yine uygulamadan ve konu hakkında yönlendirme eksikliğinden kaynaklı sorunlar ortaya çıkmaktadır:

“Evde doğum oranları çok fazla, ailenin kimlikle çok işi olmadığından ilgilenmiyor ancak ihtiyaç olduğunda … Yabancılar biriminde kimlik alınırken doğum belgeleri soruluyor, evde doğum yapanlar hastaneye yönlendiriliyor … 3-4 aylık bir çocuk vardı, kimlik almaya geldiklerinde doğum belgesi olmadığı için kimlik verilemiyor. Hastane de hemen doğumdan sonra değil geç geldiği için doğum belgesi veremem diyor ve bu eğitim, sağlık hizmetlerinin alınmasında sıkıntı yaratıyor.” (Uluslararası Örgüt 2, K)

Bunların yanı sıra çocuklar açısından vatansızlık riskinin sadece Suriyeli çocuklar için değil diğer mülteci/ sığınmacı gruplar için de bir risk ve sorun olduğu vurgulanmıştır:

“O zaman çocukların vatansızlık durumu sadece Suriyeliler için değil Türkiye’deki diğer mülteci/sığınmacı gruplar için de düşünülmeli … Mayıs 2014’ten itibaren insani koruma altında Irak’tan gelenler var. Benim bildiğim bir örnek: Aile burada doğan çocuğu için birkaç sefer gitmesine rağmen pasaport alamadı; sonra ne yaptılar bilmiyorum.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 2, K)

Türkiye’de yeni doğan kaydına ilişkin izlenmesi gereken yol şöyledir34:

 

Sonuç olarak, yukarıda belirtildiği ve aktarımların gösterdiği gibi yeni doğan kaydının yapılması oldukça önemlidir ve vatansızlık hallerinin azaltılmasında kilit bir rol oynar. Bu konu, pek çok kurum, kuruluş ve kişi tarafından gözden kaçırılmaktadır. Türkiye’deki Suriyeli mülteciler hakkında hazırlanan raporların çoğunda doğum, doğum kaydı ve vatansızlık konularına hemen hemen hiç değinilmemektedir. Ayrıca görüşülen sivil toplum örgütleri temsilcileri de konu hakkında pek bilgilerinin olmadığını iletmişlerdir. Örneğin, hastaneden alınacak doğum belgesiyle birlikte Nüfus Müdürlüğü’ne gidilmesi gerektiği görüşme yapılan kişilerin çoğu tarafından bilinmezken; oldukça az bir kısmı ise bunu ancak böyle bir sorunla karşılaştığında öğrendiğini söylemiştir. Yine ilgili kamu kurumu temsilcileriyle yapılan görüşmede kurumları bünyesinde vatansızlık konusuna ilişkin herhangi bir bilgilendirme veya çalışmanın yapılmadığı iletilmiştir. Bir görüşmeci bu süreci ve süreçte yaşananları şöyle ifade etmektedir:

“Nüfus müdürlüğünde tespit edilen sadece Türkiye’de doğmuş olması! Uygulamalarda kriter değişikliği olabilir. Önemli bir sorun ise Suriyelilerin doğum kaydı yapılması gerektiğini bilmemeleri. Çok dilli onay formu olmalı; nüfusa gitmek gerektiğini bilmiyor Suriyeliler. Bu noktada GİGM ve Emniyet’in (o ilde hangi kurum sorumluysa) yönlendirmesi gerekiyor; artı nüfus müdürlüklerine de rol düşüyor”. (Uluslararası Örgüt, K)

Tüm bunlar göstermektedir ki, Türkiye’de yeni doğan kaydının önünde bilgi eksikliği, bilgilendirmenin yapılmaması ve evde doğum gibi engeller vardır. 35 Dolayısıyla, doğum kaydının önemine dair çalışmaların yürütülmesi, bilgilendirme yapılması ve gerek devlet kurumlarında, gerekse de alanda çalışan kişilerin konuya dair farkındalığını arttıracak önlemlerin alınması, risklerin azaltılması bakımından önemli adımlar olacaktır. Ayrıca, özellikle devlet kurum ve kuruluşlarında Suriyeli mültecilere verilen hizmetlerin yanında bu konu özelinde de yönlendirme yapabilecek nitelikli personelin olması gerekmektedir.

Eğitim

Eğitim konusu Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteciler ve özellikle de çocuklar açısından oldukça zor bir konu olarak karşımızda durmaktadır. Türkiye’de bulunan Suriyeli nüfusun neredeyse yarısı 18 yaş altındaki bireylerden, yani çocuklardan oluşmaktadır. HRW’ye göre Ekim 2015 itibariyle, Türkiye’deki 5-17 yaş arasındaki Suriyeli mülteci çocuk nüfusu yaklaşık 708,000’dir. 2014-2015 eğitim döneminde Türkiye hükümetinin idaresindeki 25 kampta yaşayan okul çağındaki çocukların yaklaşık yüzde 90’ı okula kayıt yaptırmış olsa da kamplardaki çocuk sayısı, okul çağındaki Suriyeli çocuk nüfusunun sadece yüzde 13’ünü teşkil etmektedir. 2014-2015 eğitim yılında geçici eğitim merkezlerine ve devlet okullarına kayıt olma oranı yüzde 25 olarak tahmin edilmektedir (HRW, 2015: 16). Bu alanda atılan adımlar olsa da yeterli değildir. Dolayısıyla, kampların dışında yaşayan Suriyeli mülteci çocukların eğitim durumlarına ilişkin çözüm önerilerinin geliştirilmesi öncelikli bir sorun alanı olarak kar- şımızda durmaktadır. Bu alan sadece bir yükümlülük olarak eğitim hakkına erişimin sağlanması gibi pratik bir düzenleme ve uygulamayı gerektirmekten daha fazlasıdır. Çünkü aşağıda da aktarılacağı gibi Suriyeli mülteci aileler için çocuklarının eğitimi yaşam hakkını riske atacak kadar öncelikli alanlardan birisidir.

Daha önce de bahsedildiği gibi Suriyelilere yönelik sunulan hizmetlerde Geçici Koruma Yönetmeliği kapsamındadır. Eğitim alanında buna ek olarak, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2014/21 sayılı Yabancılara Yönelik Eğitme ve Öğretme Hizmetleri Genelgesi düzenlenmiştir. Bu genelge ile Suriyeli ve resmi olarak kayıt altına alınmış çocukların MEB’e bağlı okullarda veya Suriyelilere yönelik oluşturulmuş Geçici Eğitim Merkezleri’nde eğitim alabilecekleri belirtilmiştir. Ek olarak, genelge, Suriyeli çocukların okula yerleştirilmeleri ve eğitim haklarına erişimlerinin takibi konusunda İl/İlçe Eğitim Komisyonları kurulmasını öngörmektedir (ÇOÇA, 2015: 3). Ayrıca, Türkiye’ye pasaportsuz bir şekilde giriş yapan üniversite çağındaki Suriyelilerin üniversitelerden yararlanabilmelerinin sağlandığı belirtilmektedir.36 Tartışmalara konu olan bu uygulama kapsamında Suriyelilerin, Suriye sınırındaki yedi ildeki üniversitelerde “özel öğrenci” olarak eğitimlerine devam edebilecekleri belirtilmektedir. YÖK verilerine göre, ağırlığı sınır illerindeki üniversitelerde olmak üzere 2014-2015 öğretim yılında Türkiye’deki üniversitelerde 3397’si erkek olmak üzere, 5560 Suriyeli öğrenci vardır.37 Bu düzenlemelerle birlikte her ne kadar eğitim hakkı- na erişimde olumlu gelişmeler yaşansa da, sıkıntılar devam etmektedir.

İlk olarak oldukça yakın bir zamana kadar Suriyelilere çalışma izninin verilmemiş olması eğitim çağındaki çocukların okullaşmasının önündeki en büyük engellerden birisi olmuştur. Yine aynı şekilde dil engeli de çocukların eğitim hak- kından faydalanamamasının bir sebebi olmuştur. Bunun yanı sıra, kayıt sistemi ile ilgili sıkıntıların hala devam ettiği ve bu sebeple kimi yerlerde e-okul sistemi üzerinden 98 ile başlayan yabancı kimlik numarası ile kayıtların yapılmasında sıkıntı yaşandığı belirtilmiştir. Eğitim çağındaki çocukların okula kaydolabilseler de pek çok ayrımcı pratikle karşılaştıkları görüşmelerde sık sık vurgulanan bir nokta olmuştur. Bu duruma ilişkin bir görüşmecinin aktarımları şöyle:

“Bir lütuf gibi görülüyor verilen hizmetler; bazı öğretmenler de böyle görüyor. Ben 3 çocuk aldım, sen 5 çocuk aldın vb… Gözlem yaptığım bir sınıfta öğrencilerin ötekisi Suriyeli olmuştu. “Abla bak o Suriyeli!” diye bir çocukla dalga geçiyorlardı ama çocuk Suriyeli değildi. Suriyeli çocuklar kimsenin onlarla oynamadığından yakınıyorlardı. Çocuklar arasında dışlanma var. Hatta -bazen- sistematik bir dışlama var. Durum okullara göre değişiyor. Suriyeliler için hazırlık yapan, yapmayan okullar vardı. X mahallesinde Kürtçe ve Arapça konuşanlar da olduğundan dışlanma o kadar da fazla değildi.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 5, K)

Eğitim konusuna ilişkin en can alıcı nokta ise özellikle kamp dışında yaşayan, en iyi ihtimalle sayıları beş yüz ila altı yüz bin arasında olduğu tahmin edilen, eğitim çağındaki çocukların eğitime erişememesidir. Görüşmelerde pek çok kez Avrupa’ya gitmek isteyenlerin sayısındaki artışın en önemli gerekçelerin- den birisinin de ailelerin çocuklarının eğitime erişebilmesi isteğinin olduğu aktarılmıştır.

 

Sağlık

“Avrupa’ya geçmeye çalışanların sayısında artış var. Ailelerin Avrupa’ya geçme isteklerinin nedeni çocukları. Çünkü burada gelecek yok diyorlar. Suriyeliler en önemli sebep olarak çocuklarını gösteriyorlar; kendilerine bir gelecek görmüyorlar. Bir de yasal statülerini garanti altına almak için bunu istiyorlar.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 3, K)


“… Şark çıbanı sineği diye bir sinek var. Hastalık yayıyor. Çocukların aşıları ile ilgili çok ciddi sorunlar var; aşı durumları dışına hastaneye gitmiyorlar. 2013 şark çıbanı vakaları gönüllü destekle çözüldü.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 4, E)

Suriyeli mültecilere sağlanacak sağlık hizmetleri için AFAD tarafından 09.09.2013 tarih ve 12816 sayılı 2013/8 genelge yayımlanmış ve Suriyelilerin tüm giderleri ücretsiz hale getirilmiştir. Tüm Suriyeli mültecilere acil olan sağ- lık hizmetlerine erişimin açık olması oldukça önemli bir adımdır. Acil olma- yan sağlık hizmetleri ise ancak kayıtlı mülteciler için sağlanmaktadır. Sağlık alanında atılan bu adımlar olumlu olmakla birlikte Suriyeliler hastanelerde ayrımcılığa uğradıklarını ve tercüman olmamasından ötürü zorluklar yaşadıklarını belirtmişlerdir.38 Bu çalışma kapsamında yapılan görüşmelerde ise öncelikli olarak bulaşıcı hastalıklar ve aşı öne çıkmıştır:

Ayrıca oldukça önemli olan ve ciddi risklere yol açabilecek bir diğer nokta ise şöyle aktarılmaktadır:

“Doğum, muayene karşılığı para alan Suriyeli kişiler (doktor, ebe) var, Suriyeliler belki dil için belki kimlik olmadığı için bu kişileri tercih edebi- liyorlar. Ölüme sebebiyet gibi vakalar var; evde doğumlarda göbek bağı iltihabı çok fazla, aşıya geldiklerinde belli oluyor.” (Uluslararası Örgüt 2, K)

 

Çalışma

Bilindiği üzere, oldukça yakın bir zamana kadar Suriyeli mültecilere çalışma izni sağlanmamıştır. Bu kısıtlama Suriyeli mültecilerin mağdur olmasına sebep olmuş ve kayıt dışı çalışmayla çocuk işçiliğinin yaygınlaşması sonuçlarını doğurmuştur. Yaklaşık beş yıl boyunca çalışma izninin sağlanmamasının bir sebebinin ‘misafir’ algısıyla ilişkili olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle, Suriyelilerin Türkiye’de kalıcı olmadığı düşünülmüş ve bu sebeple çalışma izni için gerekli çabalar gösterilmemiştir. Diğer bir sebebin ise, çalışma izninin çıkmasıyla Suriyelilerin Türkiye’de kalıcı hale gelmesinden korkulması olduğu da iddia edilmiştir.39 Tüm bunlara ek olarak, Türkiye’de artan işsizliğin ve Suriyelilerin ucuz işgücü olarak çalışmasıyla işlerini kaybetme riskiyle karşılaşa- bileceği algısına sahip Türkiye vatandaşlarının tutumunun da çalışma izninin gecik(tiril)mesinde etkili olduğu ifade edilebilir.

Çalışma izninin olmaması, beklenebileceği gibi Suriyelileri enformel çalışma ağlarına mecbur bırakmış ve sömürü ortamını da beraberinde getirmiştir. Bu durumun kimi işverenler açısından olumlu karşılanmasını bir görüşmeci şöyle ifade etmiştir:

“Sömürü düzenini fırsata dönüştürmeye çalışanlar var…” (Alanda Çalı- şan STK Çalışanı, K)

TİSK’in 2015’te hazırladığı konuya ilişkin bir raporda, Suriyelilerin sadece 3 bin 686’sının kayıtlı olarak çalıştığı belirtilmiş ve çoğunluğu çocuk 400 bin Suriyelinin ise kayıt dışı, düşük ücretli ve sağlıksız koşullarda, Türk işçilerin aldığı ücretin üçte birine razı olarak çalışmak zorunda kalmıştır.40 Yine bu rapora göre, Suriyeliler içinde meslek sahibi olanların oranı oldukça azdır   ve üniversite mezunlarının sayısı 35 bin civarındadır. Türkiye’deki kayıtdışı çalışmanın yoğun oluğu sektörlerle uyumlu olarak inşaat, tekstil ve özellikle mevsimlik işçi olarak tarım sektörlerinde çalışan Suriyelilerin sayısının ol- dukça fazla olduğu belirtilmektedir. Çalışma izninin olmaması emek sömü- rüsü, sosyal güvence olmadan ve oldukça düşük ücretlerle çalışmanın yanı sıra çocuk işçiliği ve özellikle kız çocuklarının erken evlendirilmesine sebep olarak çocuk istismarının farklı boyutlarını da ortaya çıkarmaktadır. Alanda çalışan bir görüşmeci çocuk işçiliğine yönelik gözlemlerini şu şekilde aktar- maktadır:

“Çalışan çocuklardan 100’e oranla 3’ü kız çocuğu. Çalışan kız çocukları da daha çok bakım işlerinde. Anne çalışmaz diye bir kafa var. Evde çalışma, yardımcı olma vb işleri var. 15-16 yaş arasındaki kızlar tuhafiyecide, kumaşçı vb. yerlerde çalışıyordu. Kız çocuklar çalışmıyor değil aslında, çalışan kız çocuk nüfusuna ulaşamıyorsun. … Çok düşük ücret… Çalışan çocukların yaşları 9’a düşüyor.. Haftalık 5 TL veriliyor. Fırın, in- şaat, demirci vb yanında çıraklık işi.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı, K)

Oldukça önemli başka bir konuya değinen diğer bir görüşmeci ise şunları aktarmaktadır:

“Özellikle eşleri olmayan, ölmüş, savaşta olan ya da eşi engelli, çalışama- yacak durumda olan kadınlar, erkek çocuklarını çalıştırıyor mecburen.” (Uluslararası Örgüt 2, K)

Çocuk işçiliğine dair diğer bir önemli nokta da eğitim konusuyla yakından ilişkilidir. Eğitim çağındaki çocuklar bir yandan çalışmak zorunda oldukları için okula gidememekte; diğer bir yandansa daha büyük yaştaki çocukların aileleri ise eğitim imkanlarının kısıtlılığı sebebiyle bir gelecek görmediklerinden çocuklarının çalışıp meslek öğrenmelerinin daha iyi olacağını düşünmektedirler. Aşağıdaki aktarımlar çocuk işçiliği ve eğitim konusunun nasıl içiçe geçtiğini özetler niteliktedir:

“Gıda kartları vardı. Hayata Destek Derneği’nden.. Çocuğu okula gön- der kart verelim diye. Ailelere uygun geliyordu ama özellikle 15-16 yaş arasındaki çocukları olan aileler, meslek de öğreniyorlar çalışsınlar görüşündeydi.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı, K)

“Eve ekmek getiren çocuklar. Çocukların çoğu çalışıyor. Hem çocukların eğitim alamaması hem eve ekmek getirenin çocuk olması sebebiyle eği- time devam edememesi söz konusu çocukların.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 3, K)

Tüm bu sorunlar günden güne artarken, Geçici Koruma Sağlanan Yabancıların Çalışma İzinlerine Dair Yönetmelik 11.01.2016 tarihinde Bakanlar Kurulu’nca kararlaştırılmıştır. Yönetmeliğin aradan geçen beş yıldan sonra yayınlanması ve çalışacaklara en az asgari ücret ödenmesini öngörmesi olumlu bir adımlar olmakla birlikte, mevsimlik tarım ve hayvancılık işlerinde çalışacak olanları izinden muaf tutması, sadece ikamet izni alınan ilde çalışma izninin verilmesi ve geçici koruma kayıt tarihinden altı ay sonra başvuru izni vermesi bakımından eleştirilebilir.

 

Akut Sorun Alanları ve Hak İhlalleri

Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteciler atılan tüm adımlara rağmen hayatlarının hemen hemen her alanında hala pek çok sorunla başa çıkmaya çalışmaktadırlar. Bunların bazıları çok acil çözüm gerektiren sorunlardır ve en temel hak olan yaşam hakkının ihlaline yol açmaktadır. Bu noktada, tahmin edile- bileceği gibi en temel sorun Türkiye’de içinde bulundukları olumsuz koşulları iyileştirmek isteyen Suriyeli mültecilerin düzensiz yollardan Avrupa’ya geçme çabalarıdır. Uluslararası Göç Örgütü (IOM), 2015’te dünya çapında 5 bin 350’nin üzerinde mültecinin göç sırasında hayatını kaybettiğini belirtmiştir.41 BMMYK ise Türkiye’den Yunanistan’a geçen kişilerin sayısını 844 bin olarak açıklamıştır.42 Ayrıca UNICEF Genel Direktörü Anthony Lake 2015’in ilk altı ayında 106 binden fazla çocuğun Avrupa’ya sığınma talebinde bulunduğunu belirtmiştir.43 Araştırma kapsamında bu konuya dair aktarımlar ne yazık ki durumun vahametini gözler önüne sermektedir:

“4 kişi bot ile kaçmaya çalışırken 3’ü ölüyor. Sağ kalan arkadaşlarının hangi morgda olduğunu bilmiyor, bulamıyor…” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 3, K)

Bunun yanı sıra, “haklara sahip olma hakkı”ndan mahrum bırakılan Suriyeli mültecilerin ne gibi yaşam stratejileri geliştirdiğine dair ifade edilenler de özellikle yaşam hakkı bağlamında üzerinde durulması gerekenlerin altını çizmektedir:

“Son dönemde çocuk ölümlerinin artması, denizi aşmaya çalışanlarda görünür oldu. Belki de refakatsiz çocuklar ve aile birleştirme için bu sa- yılar artmış olabilir.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 4, E)

“Refakatsiz çocuklar konusunda, Avrupa’ya ulaşan refakatsiz çocuk sa- yısı ne kadar buna bakmak lazım. Avrupa’ya ulaşan refakatsiz çocuk sa- yısı çok fazla; genelde de Türkiye üzerinden geçiyorlar.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 2, K)

Ayrıca, yukarıda da belirtildiği gibi üzerinde durulması gereken bir diğer önemli nokta da refakatsiz çocukların durumudur. Refakatsiz çocuk tanımı YUKK’ta şöyle yapılmaktadır:

Sorumlu bir kişinin etkin bakımına alınmadığı sürece, kanunen ya da örf ve adet gereği kendisinden sorumlu bir yetişkinin refakati bulunmak- sızın Türkiye’ye gelen veya Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra refakatsiz kalan çocuğu ifade eder (YUKK, md. 3)

Türkiye’deki refakatsiz çocuklar hakkında nicel ya da nitel ayrıntılı veriye erişilememiştir. Ancak bilinmektedir ki refakatsiz çocuklarla ilgili işlemler Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın yükümlülüğü altındadır. Tabiiyetine bakılmaksızın tüm çocukların koruması 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun yasal çerçevesi ile sağlanmıştır.44 Refakatsiz çocukların pek çok sorunla karşılaştığı ve özellikle refakatsiz küçüklerin mülteciler içindeki en savunmasız gruplardan biri olduğu bilinmektedir.45 Bu çalışma özelinde refakatsiz çocukların vatansızlık riskine de oldukça açık olduklarını belirtmek önemlidir. Bu risk şuradan kaynaklanmaktadır: Refakatsiz çocuklar geldikleri ülkelere kimliksiz giriş yapmaktadırlar.46 Bunun bir sebebi savaş ve çatışmadan kaçarken kimliğin alınmasına fırsat bulunamaması olabilir. Ancak oldukça önemli diğer bir sebep ise, geldiği ülkenin otoriteleriyle ilişki kurulmasının istenmemesidir.47 Ayrıca yine, refakatsiz çocukların yabancı kimlik numarası alması noktasında standart bir sürecin olmadığı, iki yıldır bekleyen çocukların olması48 çocuğun yüksek yararı ilkesinin uygulanmadığının göstergesi olarak yorumlanabilir. Türkiye’de refakatsiz çocuklara yönelik verilerin olmamasının hizmetlerin sunulmasını güçleştirdiği tahmin edilebilir. Ancak henüz erişilemeyen çocuklar olduğu ve sayının giderek artabileceği düşünüldüğünde, görüşmelerdeki aktarımlar bu konunun da acil çözüm bekleyen alanlardan birisi olduğunu ortaya koymaktadır:

“Antep dolaylarında baba- anne ölmüş akrabalarıyla yaşayan çok fazla çocuk var. 80 yaşlarında büyükanne- baba otogarda torunu ile yaşıyor 2-3 aydır. Bir battaniye ile… Ebeveyni olmayan çocuklar çok.. Bu çocuklarla ilgili ne yapılıyor Türkiye’de bakmak lazım. Tarlalarda çalışan, ebeveynleri ölmüş çok fazla çocuk var. Bu çocukların statüsü meçhul.. Mevsimlik işçilik sebebiyle tarlalarda çok fazla çocuk var; örneğin anne babası yok amcası, dayısı sahiplenmiş vb. Bu çocuklar için de uluslararası mevzuat geçerli olmalı; eğitim haklarının sağlanması gerekiyor.” (Alanda Çalışan STK Çalışanı 4, E)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

III.  ULUSLARARASI

VE ULUSAL MEVZUATTA VATANSIZLIK                        

 

Uluslararası Mevzuatta Vatansızlık

 

“[Vatansızlık] işkenceden daha ilkel bir cezalandırma formudur.” Amerikan Yüce Mahkemesi Yargıcı Earl Warren(1958)

 

1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 15. Maddesi “Herkesin bir vatandaşlığa sahip olma hakkı vardır ve hiç kimse keyfi olarak vatandaşlığın- dan veya vatandaşlığını değiştirme hakkından mahrum edilemez” der. Bu hüküm uluslararası hukuk alanında benimsenmiş ve her kişinin bir vatandaşlığı olması ve kişinin vatandaşlığından keyfi olarak mahrum edilmemesi ilkeleri uluslararası hukuka yerleşmiştir. Her ne kadar bu ilkeler vatansızlık hallerinin önlenmesi bakımından büyük önem taşısa da, BM tahminlerine göre bugün dünyada on iki milyon vatansız kişi bulunmaktadır. Dolayısıyla alınan önlemlere, tartışılan politika önerilerine ve uluslararası hukukun işlerliğine rağmen bir hukuki durum olarak vatansızlık iç savaşlar, silahlı çatışmalar, zorunlu göçler, sınır değişiklikleri, kadın erkek eşitliğine aykırı kanunlar ve zaman zaman da kanunlarda yapılan değişiklikler sonucu artarak devam etmektedir. Vatansızlık durumlarının günümüzde artarak devam ediyor olması konunun güncelliğini ve insan hakları söyleminin bu noktadaki yetersizliğini göstermektedir.

Vatansız kişiler, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme’nin yürürlüğe girmesine kadar mülteciler ile birlikte değerlendirilmekteydi; dolayısıyla vatansızlar da mülteci olarak kabul edilmekteydiler. 1951 tarihli sözleşme ile ise vatansızlar kapsam dışında kalmışlardır. Böylelikle, vatansız kişilerin statülerinin belirlenmesi ve vatansızlık hallerinin azaltılması ihtiyaçları doğmuş; bunun sonucunda da ilk olarak 1954 Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme yürürlüğe konulmuştur. Daha sonra bu sözleşmeyi, 1961 Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, 1973 Vatansızlık Hallerinin Azaltılması için Sözleşme, 1997 Vatandaşlık Hakkında Avrupa Sözleşmesi ve Devlet Halefiyetine İlişkin Vatansızlıktan Kaçınmaya Dair Avrupa Sözleşmesi izlemiştir (Odman, 2011: 31). Bu sözleşmelere ek olarak; Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılma- sına Dair Sözleşme, Evli Kadınların Vatandaşlığı Hakkında Sözleşme, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Evli Kadınların Tabiyetine İlişkin Sözleşme ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’de de vatansızlarla ilgili hükümler bulunmaktadır. Böylelikle vatansız kişiler uluslararası hukukun süjesi konumuna gelmişlerdir. Son olarak, 1996 tarihinde BM Genel Kurulu’nun kararı ile “devletler, vatansızlığın azaltılması amacıyla, uluslararası hukukun temel ilkelerine uygun olan vatandaşlık mevzuatını benimsemeye davet edilmiştir”.

Biliniyor ki, evlat edinme, evlenme, vatandaşlığa alınma gibi uygulamaların yanı sıra vatandaşlık konusunda genel ilke, vatandaşlığın doğum ile kazanılmasıdır. Bir kişinin vatandaş veya vatansız olduğunu belirleme yetkisi, devletlerin egemenlik hakları kapsamında değerlendirilir ve bu sebeple tamamen iç hukuk düzenlemelerine bağlıdır. Ancak, açıktır ki vatansızlık halleri potansiyel olarak çatışma, zorla yerinden etme ve etnik/dini/mezhepsel ayrımcılık pratikleri sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve BMMYK yukarıda söz edilen sözleşmeler kapsamındaki ilkelerin önemini vurgulayan kararları benimsemişler ve devletlerin vatansızlıktan kaçınmak için önlem almaları gerektiğine kanaat getirmişlerdir. Dolayısıyla, devletlerin kişilere etkin bir vatandaşlık vermesinin vatansızlığın önlenmesi, azaltılması ve insan hakları, temel özgürlükler, insanların güvenliği ve uluslararası ilişkilerdeki istikrarın geliştirilmesine katkı sunacağı kabul edilmektedir.

Bu noktadan hareketle, bahsi geçen sözleşmelerle vatansız kişilere ne gibi hak- ların verildiğine dair genel bir çerçeve çizmek önemli görünmektedir. İlk ola- rak, 1954’te imzalanarak 1960’ta yürürlüğe giren Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme’ye bakmak gerekirse, Sözleşme “taraf devletlerin, toprakları üzerinde yasal olarak ikamet eden vatansız kişilere, bazı hallerde, o ülkenin kendi vatandaşlarına yapılan muameleye ve diğer hallerde de, genelde aynı koşullar altında bulunan yabancılar veya yabancı ülke vatandaşlarına uygula- nan muameleye uygun standartları uygulaması teşvik edilir” (Odman, 2011: 34). Türkiye de bu sözleşmeye katılımı Temmuz 2014’te kabul etmiştir. Yine sözleşmede vatansız kişilere tanınan mülk edinme, dernek, din, mahkemeye başvurma, çalışma, eğitim, konut edinme, seyahat, sosyal yardım ve güvenlik haklarına değinilse de; vatansız kişiler uygulamada sorunlarla karşılaşmakta- dırlar. Ayrıca, hastaneye kabul, bankada hesap açma ve emeklilik hakkından yararlanma olanağı gibi bazı temel haklar da tanınmamaktadır (Odman, 2011: 34). Sözleşmeye göre vatansızlık statüsünün kazanılmasını engelleyen nedenler şunlardır49:

  • BMMYK dışındaki BM kurum ve kuruluşlarından korunma ya da yardım alan kişiler için, böyle bir korunma ya da yardım aldıkları sürece;
  • ikamet etmekte oldukları ülkenin yetkili mercilerince o ülkenin vatandaşı olmaya bağlı olan hak ve yükümlülüklere sahip olduğu tanınan kişileri için;
  • (a) barışa karşı bir suç, bir savaş suçu, ya da insanlığa karşı bir suçu bu tip suçlarla ilgili koşullar yaratmak amacıyla hazırlanan uluslararası belgelerde tanımlandığı biçimiyle işlemiş oldukları;
  • ikamet ettikleri ülkeye kabul edilmelerinden önce, o ülkenin dışında siyasi olmayan ciddi bir suç işlemiş oldukları,
  • Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkelerine aykırı eylemlerden dolayı suçlu sayılmış oldukları konusunda ciddi kuşkular bulunan kişiler için geçerli olmayacaktır.

Vatansızlık konusuna ilişkin ikinci önemli sözleşme ise 1961 yılında bağıtlanmış, 1975’te yürürlüğe girmiş olan Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme’dir. Bu Sözleşme koşulsuz vatandaşlık hakkının tanınmasını teşvik etmek- ten ziyade vatansızlık durumlarının ortaya çıkmasını engellemeye çalışan bir niteliktedir. Sözleşme ilkeleri doğum, nesep, evlilik, boşanma gibi sebeplerle ortaya çıkabilecek vatandaşlık kayıplarını önlemeye yöneliktir. Bu sözleşme- ye ilişkin bir diğer önemli nokta ise, sözleşmenin taraf devletlerin vatandaşı olan hiç kimseyi ya da hiç bir grubu ırk, etnik, dinsel ve politik nedenlerle vatandaşlıktan mahrum edemeyeceğini ilan etmesi ve böylelikle toplu şekilde vatandaşlıktan çıkarılma ve sürgün pratiklerini önlemeye çalışmasıdır. Türkiye’nin henüz taraf olmadığı sözleşme, bu çalışma kapsamında, özellikle taraf devletlere kendi ülkelerinde doğmuş olan ve aksi takdirde vatansız duruma düşecek kişilere, vatandaşlık hakkını tanımayı yüklemesi; taraf devletlerin topraklarında doğmamış olmakla birlikte vatandaşlık kazanamayan çocuklara, doğdukları sırada ebeveynlerinden birinin, taraf devletin vatandaşlığına sahip olması durumunda, vatandaşlık hakkı tanınacağını belirtmesi ve hiç kimsenin taraf devletlerin vatandaşlığından vatansız kalacak şekilde çıkarılmasına izin vermemesi bakımından önemlidir.50 Son olarak bu sözleşmenin kapsamına dair oldukça önemli bir diğer nokta da sözleşmenin Nihai Bildirisi’nin etkin bir vatandaşlık elde edebilmelerini sağlamak amacıyla de facto/fiili vatansız durumunda olan kişilerin mümkün olduğu ölçüde de jure/yasal-gerçek vatansız olarak sayılmalarını tavsiye etmesidir.51

Bu noktada, de jure ve de facto vatansız kavramlarına değinmek önemli görünmektedir. Daha önce de bahsedildiği gibi, kişiler çeşitli sebeplerle vatansız kalabilirler. Bunları üç ana başlık altında toplamak gerekirse kişiler kanunlar çatışması nedeniyle veya irade dışı bir şekilde vatansız kalabilirler ya da iradeleriyle bir devletin uyruğundan vazgeçmeyi tercih edebilirler (Odman, 2011: 10). Son durum, genelde vatandaşlıktan çıkma izni olarak ifade edilir ve genel ilke bir kişinin vatansız olacaksa vatandaşlıktan çıkmasına izin veril- memesi yönünde olsa da kimi devletler ulusal düzenlemelerine böyle bir hüküm koymadıklarından kişiler vatansız kalabilmektedirler. Kanunların menfi çatışması sebebiyle vatansızlık durumu ise kişinin gerek kan esası gerekse de toprak esasına göre herhangi bir devletin vatandaşlığını kazanamaması sebebiyle ortaya çıkar. De facto vatansızlık kavramı için önemli olan ise vatandaşlığın irade dışı bir şekilde kaybedilmesidir. Kişiler, yasal veya siyasal sebeplerle devletler tarafından vatandaşlıktan yoksun bırakılabilirler. Yasal sebeplere örnek arazi terk ve ilhakı, yabancı ülkede uzun süre oturma ve vatandaşı olduğu devletle ilişki kurmama, kazanılan vatandaşlığın iptalidir. Siyasal nedenlerle vatansız kalma ise, devletlerin genellikle savaş, olağanüstü hal vb. durumlarda siyasi görüş, dinsel veya etnik köken nedeniyle vatandaşlarını vatandaşlık haklarından yoksun bırakmasıyla meydana gelir. Bu durum genelde kolektif bir nitelik taşır, bu sebeple fazla sayıda insanı etkileme potansiyeline sahip- tir. De facto – de jure vatansızlık hallerine ilişkin tartışmalar özellikle son zamanlarda artmış, bu durum özellikle dünya genelinde vatansız sayısının nasıl belirleneceğine dair tartışmalara da yansımıştır.52 De facto vatansızlık kavramına ilişkin bir tanım vermek gerekirse, BMMYK 2010 Prato Kararları’na bakılabilir. Buna göre;

“…De facto vatansız kişiler; geçerli sebeplerle, [vatandaşı oldukları] ülkenin korumasından faydalanamayan veya faydalanmak istemeyen ve vatandaşı oldukları ülkenin dışında olan kişilerdir. Bu bağlamda koruma; vatandaşlarından birine karşı yapılan uluslararası haksız fi- ili düzeltmek için vatandaşı olunan bir Devletin uyguladığı diploma- tik koruma hakkı ve genellikle vatandaşı olunan Devlete geri dönüşle bağlantılı olabilecek, diplomatik ve konsolosluk koruması ve desteği anlamına gelmektedir.”53

Vatansızlık halleri ve vatansız kişilerin yaşadığı sorunlara çözüm önerileri üze- rinde özellikle son yıllarda uluslararası hukuk metinlerinde önemle durulsa da bu alanlar Türkiye’de ve hatta Türkiye Hukuk sisteminde gerek öğretide gerekse uygulamada ihmal edilmiştir. Hal böyleyken, son beş yılda aldığı yoğun Suriyeli mülteci göçü konunun gündeme gelmesine sebep olmuştur. Vatansızlık hukuki durumunun en önemli sebeplerinden biri de azınlıklar, göçmenler, mülteciler, yerinden edilmiş kişiler gibi grupların çocuklarının doğdukları ülkelerde nüfusa kayıt edilmemesidir. Halbuki Çocuk Hakları Komitesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne referansla vatandaşlık hakkı söz konusu olduğunda taraf devletlerin, Sözleşme’nin 2. maddesindeki ayrım gözetmeme ve 3. maddesindeki çocuğun yüksek yararı ilkeleri göz önünde bulundurularak, çocuklara vatandaşlık tanınması gerektiğini ve çocukların yurttaşlık hakları ile ilgili endişeleri değerlendirmelerini ve bu hakka gereken saygının gösterilmesi için mümkün olan her önlemi almalarını tavsiye etmektedir (Odman, 2011: 69). Ancak, bu konuya ilişkin 2013 tarihinde İstanbul Milletvekili Süleyman Çelebi’nin verdiği soru önergesine İçişleri Bakanı Muammer Güler’in verdiği yanıt Türkiye’deki durumu özetler niteliktedir:

  • De facto vatansızlık ve BMMYK’nın bu konudaki yetkisi hakkında oldukça ayrıntılı bir tartışma için şu kaynağa bakılabilir: Massey, (2010) Legal and Protection Policy Research Series UNHCR and De Facto Statelessness
  • BMMYK (2014) Vatansız Kişilerin Korunmasına İlişkin El Kitabı Vatansız Kişilerin Statüsüne Dair 1954 Sözleşmesi Kapsamında

 

“5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 8. Maddesine göre “Türkiye’de doğan ve yabancı ana ve babasından dolayı doğumla herhangi bir ülkenin vatandaşlığını kazanamayan çocuk, doğumdan itibaren Türk vatandaşıdır”. Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de doğan çocukları, ana ve babalarından dolayı Suriye vatandaşlığını kazanmaları sebebiyle Türk vatandaşlığını kazanmaları söz konusu değildir”.

Muammer Güler’in verdiği bu yanıt vatandaşlık hakkı bağlamında değerlendirildiğinde Suriyeli mültecilere özgü durumun ancak bir bölümünü yansıtmak- tadır. Bu raporda daha önce de dile getirildiği üzere, özellikle zorunlu göç ve iç çatışma dönemlerinde vatansızlık riski artmaktadır. Bu da, öncelikli olarak çatışma ve zorunlu göç durumlarında en savunmasız olan kadın ve çocukları etkilemektedir. Dolayısıyla, bu aşamada Suriye ve Türkiye vatandaşlık kanunlarına bakmak gerekmektedir.

 

Suriye ve Türkiye Vatandaşlık Kanunları: Vatansızlık Riskinin Kaynakları

Suriye Vatandaşlık Kanunu ve Vatansız Kişiler

Çocuğa vatandaşlığın verilmesinde kadınlara erkeklerle eşit haklar tanıma- yan vatandaşlık kanunları vatansızlık hallerinin ortaya çıkmasının önemli   bir sebebidir ve aynı zamanda vatansızlığı önleme ve azaltma yetkisi altında BMMYK’yı da ilgilendirmektedir.54 Uzun yıllar boyunca bu konuda kadınlar aleyhine olan eşitsiz tutum, 1957 Evli Kadınların Vatandaşlığı Sözleşmesi ve özellikle 1979 CEDAW Sözleşmesi’nden sonra radikal bir şekilde değişmeye başlamıştır ancak otuza yakın ülkede kadınlar hala çocuklarına kendi vatandaşlıklarını aktaramaz durumdadırlar.55 Bu ülkelerden on ikisi Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da, sekizi Sahra Altı Afrika’da, yedisi Asya’da ve üçü de Karayipler’dedir.

MENA bölgesindeki kimi devletler özellikle 2004’ten itibaren bu alanda ilerleme kaydetse de, bölgedeki on iki devlette kadınların çocuklarına vatandaşlığını aktarması hala kanunlar ile engellenmektedirler. Bu ülkelerden biri olan Suriye, Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin kadına ve erkeğe eşit vatandaşlık hakkı ve vatandaşlığın çocuğa aktarımında eşit im- kan tanıyan dokuzuncu maddesine çekince konmuştur. Bu sebeple, kadınlar, ancak Suriye içinde doğan ve babanın soy bağını kabul etmediği durumlar- da vatandaşlığını çocuğuna aktarabilmektedir.56 Ayrıca, Suriye topraklarında doğan ve aksi halde vatansız olacak çocuğa Suriye vatandaşlığı verilmektedir. Bu durumda her ne kadar Suriye’nin vatansızlığın önlenmesi konusunda bir koruma sağladığından bahsetmek mümkün olsa da hem bunun vatansız Filistinliler ve Kürtleri kapsamadığı bilinmektedir hem de bunun pratikte ne kadar uygulandığı açık değildir.57

Suriye Devleti, Vatansız Kişilerin Statüsüne ilişkin 1954 Sözleşmesi ve 1961 tarihli Vatansızlığın Azaltılmasına dair BM Sözleşmesine taraf değildir. Ancak yine de taraf olduğu başkaca sözleşmeler vatansızlıkla ilgili Suriye’ye yükümlülükler vermektedir (Albarazi, 2013: 5). Bu sözleşmeler: Kişisel ve Siyasal Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme’nin (1966) ilgili 24.3 maddesi; Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin (1965) ilgili 5. maddesi; Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin (1989) ilgili 7. maddesi; Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin (1979) ilgili

9.2 maddesi; Arap İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (2004) ilgili 29.1 maddesi ve İslam’da Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin (2004) ilgili 7. maddesidir.

Suriye Vatandaşlık Kanunu ise 1969 yılında çıkarılmıştır. Bu kanun 1976’da yapılan çeşitli düzenlemeler dışında bir yasa değişikliği olmadan yürürlükte olmaya devam etmektedir. Baas yönetiminde yapılan 1973 Anayasası’nın 43. maddesi Suriye vatandaşlığının yasalarla düzenlendiğini belirmektedir (Albarazi, 2013 :6). Dolayısıyla, Suriye vatandaşlık kanununa ilişkin değişiklikler yasama usulüyle yapılmaktadır. Suriye Arap Cumhuriyeti Vatandaşlık Kanunu’na göre genel ilke vatandaşlığın kan bağı esasına göre verilmesidir. Başka bir ifadeyle, Suriyeli Arap bir babadan doğan çocuk yurt içinde veya dışında doğması fark etmeksizin Suriye vatandaşlığını kazanmaktadır. Suriyeli Arap anneden olma çocuk Suriye’de doğmuş ise Suriyeli Arap babayla soy bağı kurulmuş olmasa da Suriye vatandaşlığını kazanmaktadır ancak Suriyeli Arap bir anneden olma çocuk yurtdışında doğması ve Suriyeli Arap bir babayla soy bağı kurulamaması halinde direkt Suriye vatandaşı olamamaktadır. Bu durumda Suriye vatandaşlığını talep eden annenin Suriyeli babayla soy bağını kurmak için soy bağının tespiti davası açması gerekecektir.

Bunların dışında, Suriye Vatandaşlık Kanunu kişileri açıkça üç kategoriye ayır- maktadır: Suriyeliler, Araplar ve diğer yabancılar. Vatandaşlığa erişim konusunda Arap kökenli olanlar ve Arap olmayanlar arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır ve Arap kökenli olanlar için vatandaşlığa alınma kolaylaştırılmıştır. Bunun yanı sıra, Suriye, tarihi boyunca Filistin, Irak gibi komşu ülkelerden gelen mülteci gruplara ev sahipliği yapmış ancak Suriye ne bu gruplar ne de vatansız kişiler için vatandaşlığa erişimi kolaylaştırıcı prosedürleri belirlememiştir.58 Suriye’deki vatansızlar ağırlıklı olarak Filistinliler ve Kürtlerden oluşmaktadır. Suriye topraklarında yaşayan Filistinliler’e vatandaşlık vermeyerek; Kürtleri ise vatandaşlıktan çıkararak vatansız bırakmıştır. Suriye’de, 1962 yılında özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Haseke bölgesinde gerçekleştirilen nüfus sayımı sonucu yaklaşık 120.000 Kürt’ün Suriye vatandaşlığı kaybettirilmiştir.59 Yine, bu bir günde gerçekleştirilen nüfus sayımıyla birlikte Suriye halkı üç kategoriye ayrılmıştır: ‘Suriye uyruklu’, ‘Ajanib’ (yabancı) ve ‘Maktoumeen’ (kayıtsız). Bu grupların sayılarına dair resmi istatistikler olmasa da 2011’de tahmini vatansız Kürt sayısı 300.000; vatansız Filistinli sayısı ise 400.000’dir. Kürt nüfus düşünüldüğünde, sayının artmasının sebebi nüfus artışının yanında ajnabi ve maktoum statülerinin soy üzerinden geçmesi ve kadınların çocuklarına vatandaşlığını aktarmasını engelleyen Suriye Vatandaşlık Kanunu’dur. Son olarak, 2011’deki bir kararnameyle ajnabi, yani yabancı statüsündeki Suriyelilere Suriye Arap Cumhuriyeti vatandaşlığının verilmesi kararlaştırılmış ve böylelikle 9.381 kişiye vatandaşlık verilmiştir.60 Ancak, yabancı statüsündekilerin tamamına vatandaşlık verilmediği gibi, maktoum statüsündekilerin çoğunluğu da bu kararname kapsamında değerlendirilmemiştir.

Suriye’de vatansız kişilerin haklarının korunması için hazırlanmış özel prosedürler, kanunlar veya koruma mekanizmaları yoktur. Bu sebeple, Suriyeli vatansız Filistinliler ve Kürtler uygulamada pek çok zorlukla baş etmek zorunda kalmışlardır. Filistinlilerin yaşadığı komşu ülkelere kıyasla, Suriye istihdama erişim ve seyahat belgelerinin sağlanması konusunda Filistinlilere daha fazla hak tanısa da, bu uygulamalar yeterli koruma sağlamaktan uzaktır. Suriye’de vatansızlaştırılan Kürtlerin durumu ise daha kötüdür. Öncelikle 1962’de yapı- lan vatandaşlıktan çıkarma uygulaması ile vatandaşlığı kaybettirilen Kürtlerin mallarına el konmuştur. 2011 kararnamesi buna ilişkin herhangi bir düzen- leme yapmamış ve malların geri iadesi veya tazminat söz konusu olmamıştır. Bunun yanı sıra, maktoumeen kişiler eğitimin belli bir noktasından sonra okula devam edememekte ve üniversiteye de kaydolamamaktadır. Suriye’deki vatansız kişiler devlet kurumlarında ve kamu iktisadi kuruluşlarında istihdam edilemezler; tıp gibi bazı sektörlerde çalışmaları bakanlıkların iznine bağlıyken, hukuk alanında çalışamazlar. Suriyeli vatansız kişilere kimlik belgelerinin verilmesi ise oldukça sorunlu bir alandır. Ajnabi statüsündeki kişilerin kimlik belgesi yerine geçen bir kırmızı kartları vardır; ancak onlar için doğum, evlilik, ölüm belgelerini almak oldukça zordur. Maktoumeen statüsündeki kişilere ise resmiyette bir geçerliliği olmayan kimlik sertifikasını muhtarlar verir ve bu belge üzerinde kişilerin maktoum olduğu belirtilir.61 Son olarak, vatansız kişilerin seyahat belgesi ve pasaporta da erişimi yoktur.

Türkiye Vatandaşlık Kanunu ve Vatansız Kişiler

Türkiye’de bugün geçerli olan vatandaşlık kanunu 2009 yılında kabul edilen 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’dur. Türk vatandaşlığının kazanılması ve kaybına ilişkin başvurular yurt içinde ikamet edilen yer valiliğine, yurt dışında ise dış temsilciliklere bizzat veya bu hakkın kullanılmasına ilişkin vekâletname ile yapılır. Kanuna göre Türk vatandaşlığı, doğumla veya sonradan kazanılır. Doğumla kazanılan Türk vatandaşlığı, soy bağı veya doğum yeri esasına göre kendiliğinden kazanılır. Doğumla kazanılan vatandaşlık doğum anından itibaren hüküm ifade eder. Soy bağı ile vatandaşlığın kazanılmasında ise şu hükümler geçerlidir: Türkiye içinde veya dışında Türk vatandaşı anne veya babadan evlilik birliği içinde doğan çocuk ve Türk vatandaşı anne ve yabancı babadan evlilik birliği dışında doğan çocuk Türk vatandaşıdır. Türk vatandaşı baba ve yabancı anneden evlilik birliği dışında doğan çocuk ise soy bağı kurulmasını sağlayan usul ve esasların yerine getirilmesi halinde Türk vatandaşlığını kazanır. Doğum yeri esasına göre ise: Türkiye’de doğan ve yabancı anne ve babasın- dan dolayı doğumla herhangi bir ülkenin vatandaşlığını kazanamayan çocuk, doğumdan itibaren Türk vatandaşıdır. Ayrıca, Türkiye’de bulunmuş çocuk aksi sabit olmadıkça Türkiye’de doğmuş sayılır.

Vatandaşlığın sonradan kazanılması ise, yetkili makam kararı, evlat edinilme ya da seçme hakkının kullanılması ile gerçekleşir. Türk vatandaşlığını kazanmak isteyen bir yabancı, bu kanunda belirtilen şartları taşıması halinde yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığını kazanabilse de aranan şartları taşımak vatandaşlığın kazanılmasında kişiye mutlak bir hak sağlamaz. Başvuru için aranan şartlar TVK madde 11’de belirtilmiştir:

  • Türk vatandaşlığını kazanmak isteyen yabancılarda;
  1. Kendi millî kanununa, vatansız ise Türk kanunlarına göre ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmak,
  2. Başvuru tarihinden geriye doğru Türkiye’de kesintisiz beş yıl ikamet etmek,
  3. Türkiye’de yerleşmeye karar verdiğini davranışları ile teyit etmek,

ç) Genel sağlık bakımından tehlike teşkil eden bir hastalığı bulunmamak,

  1. İyi ahlak sahibi olmak,
  2. Yeteri kadar Türkçe konuşabilmek,
  3. Türkiye’de kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimini sağlayacak gelire veya mesleğe sahip olmak,
  4. Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bu- lunmamak, şartları aranır.
  • Türk vatandaşlığını kazanmak isteyen yabancılarda, yukarıda sayılan şart- larla birlikte, taşıdıkları devlet vatandaşlığından çıkma şartı da Bu takdirin kullanılmasına ilişkin esasların tespiti Bakanlar Kurulunun yetkisin- dedir.

Bunların yanı sıra TVK madde 12’de Türk vatandaşlığının kazanılmasında istisnai haller de belirtilmiştir. Buna göre; millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak şartıyla Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile aşağıda belirtilen yabancılar Türk vatandaşlığını kazanabilirler:

  1. Türkiye’ye sanayi tesisleri getiren veya bilimsel, teknolojik, ekonomik, sos- yal, sportif, kültürel, sanatsal alanlarda olağanüstü hizmeti geçen ya da geçeceği düşünülen ve ilgili bakanlıklarca haklarında gerekçeli teklifte bulunulan kişiler.
  2. Vatandaşlığa alınması zaruri görülen kişiler.
  3. Göçmen olarak kabul edilen kişiler.

Türk vatandaşlığının evlenme yoluyla da kazanılabilir ve bunun için TVK madde 16’da belirtilen şartlar şunlardır:

  • Bir Türk vatandaşı ile evlenme doğrudan Türk vatandaşlığını kazandırmaz. Ancak bir Türk vatandaşı ile en az üç yıldan beri evli olan ve evliliği devam eden yabancılar Türk vatandaşlığını kazanmak üzere başvuruda bulunabilir. Başvuru sahiplerinde;
  1. Aile birliği içinde yaşama,
  2. Evlilik birliği ile bağdaşmayacak bir faaliyette bulunmama,
  3. Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmama, şartları aranır.
  • Başvurudan sonra Türk vatandaşı eşin ölümü nedeniyle evliliğin sona ermesi halinde birinci fıkranın (a) bendindeki şart
  • Evlenme ile Türk vatandaşlığını kazanan yabancılar evlenmenin butlanına karar verilmesi halinde evlenmede iyi niyetli iseler Türk vatandaşlığını muhafaza

Türk vatandaşlığının evlat edinilme ile kazanılması ise TVK madde 17’de düzenlenmiştir, buna göre; bir Türk vatandaşı tarafından evlat edinilen ergin ol- mayan kişi, millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak şartıyla, karar tarihinden itibaren Türk vatandaşlığını kazanabilir. Türk vatandaşlığının seçme hakkı ile kazanılması ise TVK madde 21’de belirtilmiştir: Anne veya babalarına bağlı olarak Türk vatandaşlığını kaybeden çocuklar ergin olmalarından itibaren üç yıl içinde seçme hakkını kullanmak suretiyle Türk vatandaşlığını kazanabilirler. Doğum yeri esasına göre Türk vatandaşı oldukları halde, sonradan yabancı anne veya babasının vatandaşlığını kazananlar, herhangi bir şekilde Türk vatandaşlığını kazanmış anne veya babaya bağlı olarak Türk vatandaşlığını kazananlar, vatandaşlığın kaybı ilgiliyi vatansız kılacak ise seçme hakkı kullanılamaz.

Bu çalışma kapsamında, Türkiye Vatandaşlık Kanunu ile birlikte Suriyeli mültecilerin durumu düşünüldüğünde, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na (YUKK) kısaca değinmek önemli görünmektedir. YUKK’a göre “vatansız kişi” hiçbir devlete vatandaşlık bağıyla bağlı bulunmayan ve yabancı sayılan kişidir. YUKK madde 50’ye göre vatansızlığın tespiti Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından yapılır. Vatansız kişilere, Türkiye’de yasal olarak ikamet edebilme hakkı sağlayan Vatansız Kişi Kimlik Belgesi düzenlenir ancak başka ülkeler tarafından vatansız kişi işlemi görenler bu haktan yararlandırılmaz. Vatansız kişiler, Vatansız Kişi Kimlik Belgesi almakla yükümlü olup, belge Genel Müdürlüğün uygun görüşü alınarak valiliklerce düzenlenir. Bu belge, ikamet izni yerine geçer ve iki yılda bir valiliklerce yenilenir. Vatansız Kişi Kimlik Belgesi’nde yabancı kimlik numarası da bulunmaktadır. Eğer bir kişi Vatansız Kişi Kimlik Belgesi’ne sahip ise Türkiye’de geçirilen süreler, ikamet sürelerinin toplanmasında hesaba katılır. Bu, Türkiye vatandaşlığını kazanmak için yapılacak başvuruda ikamet süresi göz önünde bulundurulduğundan önemlidir. Ancak, geçici koruma sağlanan kişilerin Türkiye’de geçirdiği süre ise ikamet süresi olarak sayılmamaktadır. Vatansız Kişi Kimlik Belgesi, kişinin herhangi bir ülke vatandaşlığını kazanmasıyla birlikte geçerliliğini kaybeder.

Vatansız kişilere tanınan haklar ve güvenceler ise 51. Madde de sayılmıştır. Vatansız Kişi Kimlik Belgesine sahip kişiler; YUKK’taki ikamet izinlerinden birini almak üzere talepte bulunabilirler, kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından ciddi tehdit oluşturmadıkları sürece sınır dışı edilmezler, yabancılarla ilgili işlemlerde aranan karşılıklılık şartından muaf tutulurlar, 4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun hükümlerine tabi olarak çalışabilirler ve 5682 sayılı Pasaport Kanunu’nun 18. maddesi gereği yabancılara mahsus damgalı, değişen süreli pasaport alabilirler.

 

IV. ÇOCUĞUN YÜKSEK YARARI

VE VATANSIZLIK                                                                           

 

“Devletlerden oluşan bir dünyada, vatansızlık sorunu herhangi bir tabiiyeti olmadan yaşayan en az 10 milyon insanın hayatları üzerinde yıkıcı etkileri olan göze batan bir anormallik olarak kalmaya devam etmektedir.”62

Gerek kanunlar çatışması, gerekse de kadına ve/veya etnik, dini, mezhepsel gruplara karşı ayrımcılık sebebiyle ortaya çıkan vatansızlık hallerinin en çok etkilediği kesim çocuklardır. Bugün dünyada üçte biri çocuk en az on milyon vatansız kişi olduğunu tahmin eden BMMYK 2014’te “Ben Aidim” sloganıyla on yılda vatansızlığı bitirme kampanyası başlatmıştır. Kampanya kapsamında on eylem benimsenmiştir:63

 

    Eylem 1: Vatansızlığın mevcut en önemli durumlarına çözüm getirmek

  • Eylem 2: Hiçbir çocuğun vatansız doğmamasını sağlamak
  • Eylem 3: Tabiiyet kanunlarından cinsiyet ayrımını kaldırmak
  • Eylem 4: Ayrımcılık temelinde tabiiyetin reddini, kaybını veya yoksunluğu- nu önlemek
  • Eylem 5: Devlet halefiyetinde vatansızlığı önlemek
  • Eylem 6: Vatansız göçmenlere koruma statüsü vermek ve onların vatandaş- lığa kabulünü kolaylaştırmak
  • Eylem 7: Vatansızlığı önlemek için doğum kaydının tutulmasını sağlamak
  • Eylem 8: Hak kazananlara tabiiyet belgesi düzenlemek
  • Eylem 9: BM Vatansızlık Sözleşmeleri’ne taraf olmak
  • Eylem 10: Vatansız nüfuslara dair nicel ve nitel verileri geliştirmek

Vatansızlık hallerinin azaltılmasına ilişkin önemli bir kampanya olsa da “vatansızlığın mevcut en önemli durumları” ve hedeflerde belirtilen “tüm önemli mülteciler ile ilgili olmayan vatansızlık durumlarına çözüm getirmek” ifadeleri kampanyanın daha ziyade uzun süreli vatansızlık hallerine odaklanacağı ve son dönemde yaşanan Suriye krizi ve özellikle mülteci konumundaki vatansız kişileri bu aşamada kampanyanın dışında bırakacağı şeklinde yorumlanabilir. Ancak, özellikle Eylem 2’de belirtilen çocukların vatansız doğmaması hedefin- de BMMYK’nın mülteci bağlamı da dahil olmak üzere çeşitli aşamalarda rol oynayabileceğinin vurgulanması önemlidir.

Bilindiği üzere, BMMYK Ürdün ve Lübnan’da Suriyeli mültecilerin kayıt işlemleriyle ilgili çalışma yürütürken, Türkiye’nin kendine ait bir kayıt sistemi olduğu için bu konuda herhangi bir çalışma yapmamaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa bu kadar yoğun ve uzun süreli bir mülteci göçü dalgasıyla karşılaşan Türkiye’nin bu noktada vatansızlığa ilişkin önlemlerin alınmasında ve uygulamalarda BMMYK ile ortak çalışmalar yürütmesinin önemi açıktır. Çünkü her ne kadar resmi sayılar net olarak bilinemese de Türkiye’deki 2,1 milyon Suriyelinin yüzde 20’sinin 0-4 yaş arasında olduğu ve bunun da rakamsal olarak 415 bin çocuğa işaret ettiği belirtilmektedir.64 Raporun yazarlarından Doç. Dr. Murat Erdoğan, “Benim tahminim bunların yaklaşık 150- 200 bini Türkiye’de doğdu. Türkiye bunları Suriye vatandaşı olarak kaydediyor. Ama vatansızlık riski tabii ki var”65 demiştir. Dolayısıyla, açıktır ki geçtiğimiz 5 yıl içinde, en iyi ihtimalle, yaklaşık 200 bin çocuk, Türkiye topraklarında doğmuştur. 200 bin çocuk gibi Türkiye topraklarında doğmayan diğer çocukların da Türkiye ve Suriye vatandaşlık kanunları ve gelecekte karşılaşabilinecek uygulamalar dolayısıyla vatansız kalma riski bulunmaktadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu konu özelinde aşağıda altı çizilen noktalar Suriyeli mülteci çocukların vatansız kalmasına sebep olabilecek risklerdir. Bu risklerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, konunun çok boyutlu değerlendirilmesini gerektirmektedir ve daha da önemlisi Suriye ve Türkiye devletlerinin uygulamalarıyla kesinleşecektir.

İlk olarak, daha önce de bahsedildiği gibi Suriye’den Türkiye’ye gelen nüfus oldukça çeşitlidir. Domlar gibi göçebe yaşayan gruplar zaten vatansız olarak yaşadıkları için, Türkiye’de doğan çocuklarını kaydetmek istemeyebilirler ya da bu mekanizmalar hakkında bilgi sahibi olmayabilirler. Yine, Suriye’de zaten vatansız olarak yaşayan Filistinliler ve Kürtler ancak vatansız kimlikleri varsa ve Türkiye’ye girerken bu kimliklerini yanlarına alabildilerse Türkiye’de doğan çocukları Türkiye vatandaşlığını kazanabilir. Ancak vatansız olduklarını ispat edemedikleri durumda, çocuğun vatansız kalma riski vardır. Kimlik, evlilik cüzdanı gibi belgelerin olmaması, ebeveyn Suriye vatandaşı olsa da çocukla- rı risk altında bırakmaktadır. Çünkü özellikle Suriye’ye geri dönüşlerde soy bağının ispatı için Suriye dışında yapılan doğum kayıt işlemlerinin baba adı, doğum yeri, tarihi vb. bilgileri kapsaması gerekmektedir. Babası Suriye uyruğuna sahip olmayan, Suriyeli anneden Türkiye’de doğan bir çocuk da vatansız kalma riski taşır; çünkü Türkiye her ne kadar bu durumda olan çocukları Suri- yeli olarak kaydetse de Suriye vatandaşlığına sahip olmayan bir baba ve Suriye toprakları dışında Suriyeli bir anneden doğan çocuk Suriye kanunları gereği vatansız kalır.

Bunların dışında, biliniyor ki Suriyeli kadınlar resmi nikah bağı olmadan Türkiyeli erkeklerle bir arada yaşayabilmektedir ya da Türkiye’de yasal olmayan 18 yaş altı evlilikler yapabilmektedirler. Böyle bir birliktelikte babanın çocukla soy bağını kabul etmemesi durumunda, çocuk vatansız kalır. Ancak, baba Türk vatandaşı ise çocuk, ebeveynin tercih etmesi halinde soy bağına dayalı olarak Türk vatandaşlığını kazanabilir. Suriye’de yaşanan iç savaş nedeniyle Türkiye’de bulunan ve geçici koruma altına alınan Suriyeliler İstanbul’daki Suriye Arap Cumhuriyeti Konsolosluğu’na başvurarak yeni doğan çocuklarını kayıt altına alabilirler. Ne var ki konsolosluğa gitmeye çekinen ve muhalif olarak tanımlanmaktan korkan Suriyeliler çocuklarını kayıt altına aldıramamakta ve vatansız olma riskiyle karşı karşıya kalabilmektedirler. Bir diğer nokta ise, savaş sebebi ile Suriyeli erkeklerin yaşamlarını kaybetmeleri, kayıp olmaları veya ha- len savaşta olmalarıdır. Bu durumda Suriye toprakları dışında doğan çocuklar soy bağını ispat edemezlerse Suriye vatandaşlığı için hak iddia edemeyebilirler. Son olarak, oldukça önemli bir diğer nokta Türkiye’de doğan Suriyeli çocuklar için doğum kayıt belgelerinin düzenlenmesi ve doğumun Nüfus Müdürlükleri’ne bildirilmesidir. Bu, hem ileride yapılabilecek Türkiye vatandaşlığı başvurularında çocuğun nerede doğduğunu ispatlamak adına hem de Suriye’ye geri dönüşlerde bunu belgelemek adına önemlidir. Ancak ne yazık ki, pek çok Suriyeli bu prosedürden haberdar değildir ve bu durum çocuğun vatansız kalması bakımından bir risk oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, her ne kadar Türkiye Vatandaşlık Kanunu bakımından Suriyeli mülteci çocukların vatansızlık riski yokmuş gibi görünse de; gerçeklik bundan uzaktır. Biliniyor ki, vatansızlığın azaltılması söz konusu olduğunda devletler yükümlülük sahibidirler ve özellikle vatansız kalma riski olan ve refakatsiz çocuklar için çocuğun yüksek yararını gözeten düzenlemeleri hayata geçirmek durumun- dadırlar. Bu da ancak kanunlarla birlikte etkili uygulamaların hayata geçirilme- siyle mümkün olabilecektir. Ayrıca, Türk Vatandaşlığına geçmek isteyen Suriyeliler vatandaşlık kanunu hükümlerine göre Türk vatandaşlığına geçmek için başvuruda bulunabilirler. Bu sebeple, Suriye’den gelen ebeveynlerin vatandaşlık hukuku konusunda bilgilendirilmesi ve başvuru mekanizmalarının kolaylaştırılması halinde vatansızlığın azaltılması hususunda bir adım atılmış olacaktır.

 

Çocuğun Yüksek Yararı

“Bir çocuk olarak vatansız olmak genellikle çocuğun yüksek yararının antitezidir.”

Çocuk Hakları ve Refahı Afrika Komitesi

Çocuğun yüksek yararı kavramı, tüm çocuklar için ve her bir çocuk özelinde değerlendirilmesi gereken, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına dair Sözleş- me’nin (ÇHS) 3. Maddesinde geçen ve Sözleşmenin asli yaklaşımını ve temel değerini belirleyen kavramdır.

“Kamusal ya da özel yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar ya da yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde çocuğun yüksek yararı temel düşüncedir.” (ÇHS madde 3, paragraf 1)

Çocuğun yüksek yararı kavramına ÇHS’den önce 1959 tarihli Çocuk Hakları Bildirgesi’nde, Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’nde, ayrıca bölgesel anlaşmalarla birlikte çok sayıda ulusal ve uluslararası yasada atıfta bulunulmuştur. Çocuk Hakları Komitesi’nin 2013 yılında yayımladığı “Çocuğun yüksek yararının birinci planda dikkate alınması hakkı ile ilgili Genel yorum No 14” çocuğun yüksek yararı kavramının nasıl yorumlanması gerektiğine dair özel bir çerçeve sunmuştur. Kavramın dinamik ve her bir çocuğun özel durum ve koşullarına göre yeniden ele alınması gerekliliği nedeniyle çocuğun insan hakları literatüründe ayrıntılandırılmaya devam edildiği görülmektedir. Özellikle mülteci çocuklarla ilgili “Çocuğun Yüksek Yararının Belirlenmesine Dair Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Kılavuz İlkeleri” (2008); refakatçisi olmayan ve ailelerinden ayrı düşmüş çocuklar, istisnai durumlarda refakatçisi olmayan ve ailelerinden ayrı düşmüş çocuklar ve ana-babasının rızası olmamasına rağmen aileden ayrı düşme olasılığı olan çocuklarla ilgili çocuğun yüksek yararı kavramının nasıl ele alınması gerektiğine dair rehber ilkeler sunmaktadır.

Suriye’deki iç savaş nedeniyle zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korkan, devletin kendisini koruyamadığı yahut korumadığı için ülkesinden kaçan kişiler arasında on binlerce çocuk olduğu bilinmektedir. Bu çocukların sığınmacı, göçmen yahut mülteci statüsünde olmalarından öte yaşanan gerçeklik savaş ortamından uzaklaşmaya, uzaklaştırılmaya çalışılmış olmalarıdır. Çocuk Haklarına dair Sözleşme, taraf olan devletlere silahlı çatışma ortamındaki çocuklarla ilgili önemli yükümlülükler vermektedir:

  1. Taraf Devletler, silahlı çatışma halinde kendilerine uygulanabilir olan uluslararası hukukun, çocukları da kapsayan insani kurallarına uymak ve uyulmasını sağlamak yükümlülüğünü üstlenirler.

  1. Silahlı çatışmalarda sivil halkın korunmasına ilişkin uluslararası in- sani hukuk kuralları tarafından öngörülen yükümlülüklerine uygun ola- rak, Taraf Devletler, silahlı çatışmadan etkilenen çocuklara koruma ve bakım sağlamak amacıyla mümkün olan her türlü önlemi alırlar.

ÇHS madde 38, paragraf 1 ve 4

Taraf Devletler, her türlü ihmal, sömürü ya da suistimal, işkence ya da her türlü zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulaması ya da silahlı çatışma mağduru olan bir çocuğun, bedensel ve ruhsal bakımdan sağlığına yeniden kavuşması ve yeniden toplumla bütünleşebilmesini temin için uygun olan tüm önlemleri alırlar. Bu tür sağlığa kavuşturma ve toplumla bütünleştirme, çocuğun sağlığını, özgü- venini ve saygınlığını geliştirici bir ortamda gerçekleştirilir

ÇHS madde 39

 

Ayrıca uluslararası veya iç hukuk kural ve usulleri uyarınca mülteci sayılan çocuklarla ilgili madde 22 yükümlülük sahiplerinin görevlerini hatırlatmaktadır.

  1. Taraf Devletler, ister tek başına olsun isterse ana babası veya herhangi bir başka kimse ile birlikte bulunsun, mülteci statüsü kazanmaya çalışan ya da uluslararası veya iç hukuk kural ve usulleri uyarınca mülteci sayı- lan bir çocuğun, bu Sözleşmede ve insan haklarına veya insani konulara ilişkin ve söz konusu Devletlerin taraf oldukları diğer Uluslararası Sözleşmelerde tanınan ve bu duruma uygulanabilir nitelikte bulunan hakları kullanması amacıyla koruma ve insani yardımdan yararlanması için gerekli bütün önlemleri alırlar.
  2. Bu nedenle, Taraf Devletler, uygun gördükleri ölçüde, Birleşmiş Milletler Teşkilatı ve onunla işbirliği yapan hükümetlerarası ve hükümetdışı yetkili başka kuruluşlarla bu durumda olan bir çocuğu korumak, ona yardım etmek, herhangi bir mülteci çocuğun ailesi ile yeniden bir araya gelebilmesi için ana-babası veya ailesinin başka üyeleri hakkında bilgi toplamak amacıyla işbirliğinde

Herhangi bir nedenle kendi aile çevresinden sürekli ya da geçici olarak ayrı düşmüş bir çocuğa bu Sözleşmeye göre tanınan koruma, aynı esaslar içinde, ana-babası ya da ailesinin başkaca üyelerinden hiçbirisi bulunmayan çocuğa da tanınacaktır.

ÇHS madde 22

Öte taraftan Türkiye’nin yasalarca tanımlanan mülteci statüsü “Suriyelileri ve çocuklarını” kapsamamaktadır. Mevcut ulusal hukuki düzenlemeler bu statü- yü vermese de Suriyelilerin kendi ülkelerindeki koşullar nedeniyle “mülteci” oldukları ve kişilere statülerine bakılmaksızın insan hakları ve insan onuru temelinde hizmet verilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Daha önce belirtildi- ği gibi bu metinde Suriyeli çocukların statüsü ile ilgili “mülteci” kavramının bilinçli bir tercih olarak kullanılmasının nedeni de budur. Bu noktada bu sta- tünün verilip verilmediğine bakılmaksızın Suriyeli mülteci çocuklarla ilgili olarak neyin neden yapıldığına ve yapılacağına dair önce çocuğun yüksek ya- rarı ilkesi, ardından ayrı bir bölümde de vatansızlık ve çocuğun yüksek yararı kavramları ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

Çocuk Hakları Komitesi’nin, çocuğun yüksek yararını çocuğun tüm haklarının yorumlanmasında ve yaşama geçirilmesinde geçerlilik taşıyan, Sözleşme’nin dört genel ilkesinden biri olarak belirlediğini ve bu ilkeyi özel durum ve koşullara uygun değerlendirmeler gerektiren dinamik bir kavram olarak tanımladığını belirtmekte fayda vardır. Dolayısıyla ÇHS’nin temel ilkelerinin birbirleriyle ilişkili olduğu açıktır. Buna göre çocuğun yüksek yararı ilkesinin diğer üç temel ilkeyle ilişkisi şu şekilde özetlenebilir:

Çocuğun yüksek yararı ve ayrımcılığa maruz kalmama hakkı (madde 2): Hiç- bir çocuğun ayırımcılığa maruz kalmama hakkı vardır ve bu hak yükümlülük sahipleri yani Devlet açısından edilgen bir yükümlülük değildir. Sözleşme, Devletin her bir çocuğun Sözleşme kapsamındaki haklardan yararlanılmasına yönelik her tür ayrımcılığı yasaklamasını öngörür. Bu aynı zamanda Sözleşme’de yer alan haklardan tüm çocukların yararlanabilmesi için Devletin fiilen eşitliği, başka bir ifadeyle eşitleyiciliği sağlayacak önlemleri almasını gerektirir.

Çocuğun yüksek yararı ve yaşam, yaşama ve gelişme hakkı (madde 6): Yaşam hakkı ve gelişme hakkı tüm çocuklar için geçerlidir. Devletler, insanlık onuru- na saygılı ve her çocuğun bütünlüklü gelişimini sağlayan bir ortam yaratmak- tan sorumludurlar. Devlet, çocuğun yüksek yararının değerlendirilmesinde  ve belirlenmesinde çocuğun geri alınamaz yaşam, yaşama ve gelişme hakkına hem saygılı olunmasıyla hem de bunların sağlanmasıyla yükümlüdür.

Çocuğun yüksek yararı, katılım ve kendini ifade etme hakkı (madde 12): Çocuğun katılım hakkı diğer tüm haklarını gerçekleştirme konusunda kilit noktadadır. Çocuğun görüşlerini serbestçe ifade edebilme ve kendisini etkileyen tüm konulardaki görüşlerinin tanınması ve dikkate alınması bir gereklilik olduğu kadar ön koşuldur.

Çocuğun yüksek yararı kavramına dair BM Çocuk Hakları Komitesi Genel Yorum’da (No 14), çocuğun yüksek yararının hem Sözleşme’de öngörülen tüm hakların eksiksiz biçimde gerçekleşmesine hem de çocuğun bütünsel gelişi- mine temel zemini hazırlama amacının altı çizilir. Komite, “çocuğun yüksek yararının ne olduğuna ilişkin yetişkin kişinin yargısı, çocukların Sözleşme’de öngörülen tüm haklarına saygıdan üstün gelemez” demektedir. Dolayısıyla Sözleşme’de haklar, hiyerarşik olarak sıralanmamıştır; tanımlanan tüm haklar “çocuğun yüksek yararınadır” ve hiçbir hak çocuğun yüksek yararıyla ilgili olumsuz bir yorum getirilerek o haktan ödün verilemez. Bu bağlamda çocuğun yüksek yararının tam olarak gerçekleşebilmesinde temel parametrelerin dikkate alınması önemlidir:

  • Çocuk haklarının evrensel, bölünemez, karşılıklı bağımlı ve karşılıklı ilişkili niteliği;
  • Çocukların hak sahipleri olarak tanınmaları;
  1. Sözleşme’nin küresel niteliği ve kapsamı;
  2. Taraf Devletlerin Sözleşme’de yer alan tüm haklara saygı gösterme, koruma ve yaşama geçirme yükümlülükleri;
  3. Çocuğun gelişimi süresince ona gösterilen davranışın kısa, orta ve uzun vadede çocuğun gelişimine

Genel yorum 14’te çocuğun yüksek yararı, üç özelliği olan bir kavram olarak tanımlanır. Bunlar:

  1. Asli bir hak: Gündemdeki herhangi bir konuda karara varmak üzere fark- lı yararlar göz önünde bulunduruluyorsa, çocuğun yüksek yararı neyse onun birinci planda dikkate alınması ve ne zaman belirli bir çocuğa, belirlenmiş ya da belirlenmemiş bir grup çocuğa veya genel olarak çocuklara ilişkin bir karar alınacaksa bu hakkın mutlaka gözetileceğinin güvence altına alınması ön koşuldur.
  2. Temel, yorumlara ışık tutacak bir hukuk ilkesi: Yasal bir hükmün birden çok yoruma açık olması durumunda, çocuğun yüksek yararı açısından en uygun olan yorum seçilmelidir. Sözleşme ve İhtiyari Protokollerinde yer alan haklar yorum için gerekli çerçeveyi sunmaktadır.
  3. Bir usul kuralı: Ne zaman belirli bir çocuğu, bir grup çocuğu ya da genel olarak çocukları etkileyecek bir karar alınacaksa, karar alma sürecinde bu kararın ilgili çocuk ya da çocuklar üzerindeki olası etkisi (olumlu ya da olumsuz) de değerlendirilmelidir. Çocuğun yüksek yararının değerlendirilmesi ve belirlenmesi usule ilişkin güvenceler

Çocuğun yüksek yararı; hükümetler tarafından alınan tüm uygulama önlemlerini, yargısal ya da idari makamlarca ya da temsilcileri aracılığıyla kamu birimleri tarafından alınıp belirli bir çocuğu ya da belirli bir grup çocuğu ilgilen- diren kararları, çocukları ilgilendiren ya da onları etkileyecek hizmetler veren, kar amacı güdenler ve gütmeyenler dahil özel sektör ve sivil toplum birimleri tarafından alınan kararları ve anne babalar ve çocuklara bakan kişiler dahil olmak üzere çocuklarla birlikte ve çocuklar için çalışan kişilerin hareketlerine ilişkin kılavuzlar için belirleyici bir yaklaşım oluşturur.

Taraf Devletlerin çocuğun yüksek yararı açısından yükümlülüklerinin odağı ve kapsamı birçok alanla ilişkilidir. Bunlar arasında çocuğun yüksek yararının, herhangi bir kamu kurumu tarafından gerçekleştirilecek her girişimde gerektiği gibi içselleştirilmesini ve tutarlı olarak uygulanmasını sağlama yükümlülüğü, çocukları ilgilendiren tüm yargısal ve idari kararların, ayrıca politikaların ve yasal düzenlemelerin, çocuğun yüksek yararının birinci planda dikkate alınarak gerçekleştirildiğini gösterme yükümlülüğü ile çocuğun yararının, özel sektörün her kararında ve eyleminde değerlendirilip birinci planda göz önüne alınmasını sağlama yükümlülüğü bulunur.

Çocuğun yüksek yararının Devletler tarafından her koşulda birinci planda gözetilmesini sağlamakla yükümlü olmaları, başta iç hukuku ve diğer yasa kaynaklarını buna göre içselleştirerek gözden geçirme ve gerekiyorsa değiştirme gerekliliğine işaret etmektedir. Bu konuda atılması gereken öncelikli adımlar;

  1. Politikaların ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde eşgüdümünde ve uygulanmasında çocuğun yüksek yararının gözetilmesi;
  2. Çocuğun yüksek yararının kendisini ilgilendiren ya da kendisini etkileyecek tüm uygulama önlemleri, idari ve yargısal süreçlerde içselleştirilip uygulanması hakkının eksiksiz olarak yaşama geçirilmesi için şikayet, telafi ya da tazminat mekanizmalarının ve usullerinin getirilmesi;
  3. Çocukların haklarının yaşama geçmesini sağlamaya yönelik programlara ve önlemlere kaynak tahsis edilirken ve uluslararası yardımlardan veya kalkınma yardımlarından yararlanan etkinliklerde çocuğun yüksek yararının gözetilmesi;
  4. Veri toplama, izleme ve değerlendirme işlemlerinde çocuğun yüksek yararının açıkça ifade edilmesi ve gerektiğinde çocuk haklarıyla ilgili konulardaki araştırmaların desteklenmesi;
  5. Profesyoneller ve çocuklar için ya da çocuklarla birlikte çalışan diğer kişiler dahil olmak üzere, çocukları doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyecek kararlar alanların, çocuğun yüksek yararı doğrultusunda ve bunun pratikte uygulanması konusunda bilgilendirilmesi ve kendilerine bu konuda eğitim verilmesi;
  6. Çocuğun yüksek yararı ile gözetilen hakkın kapsamını anlayabilmeleri için çocuklara, ailelerine ve çocuklara bakan kişilere anlayabilecekleri dilden ye- terli bilgilerin verilmesi ve görüşlerine yeterli ağırlığın tanınabilmesi açısın- dan çocukların görüşlerinin alınabileceği gerekli koşulların oluşturulması;
  7. Kitle iletişim araçlarını, sosyal medyayı ve çocukları da işin içine katan ve çocukların hak sahipleri olarak tanımlanmasını amaçlayan iletişim programları aracılığıyla çocuğun yüksek yararının değerlendirilmesi ve birinci planda dikkate alınması hakkının gerçekleşmesini engelleyen tüm olumsuz tutum ve algılara karşı mücadele

 

Çocuğun yüksek yararı kavramının doğası gereği özel ve karmaşık olması, uygulamada tek tek özel durumlar göz önünde tutularak belirlenmesini gerektirmektedir. Genel yorum No 14’e göre bu noktada ilk olarak, ortadaki durumun kendi gerçekliği içinde, yüksek yarar değerlendirilmesinde ilgili öğelerin neler olduğunun belirlenmesi, bunlara somut içerik kazandırılması ve her birine diğerine göre belirli bir ağırlık tanınması önemlidir. İkinci olarak ise, bu amaca yönelik olarak, hukuksal güvenceler sağlayan ve hakkın gerektiği gibi yaşama geçirilmesine yönelik bir yol izlenmesi gerekmektedir.

Çocuğun yüksek yararının değerlendirilmesi, her çocuğun, bir grup çocuğun ya da genel olarak çocukların özgül koşullarının ışığında tek tek her durum için gerçekleştirilmesi gereken kendine özgü bir etkinliktir. Süreçte dikkate alınacak öğeler arasında çocuğun görüşleri, çocuğun kimliği, aile ortamının korunması ve ilişkilerin sürdürülmesi, çocuğun bakımı, korunması ve güvenliği, olumsuzluklara açık olma durumu, çocuğun sağlık hakkı ve çocuğun eğitim hakkı ve yüksek yarar değerlendirilmesinde öğelerin dengelenmesi bulunmaktadır.

Çocuğun yüksek yararının yaşama geçirilmesinde ise usule dair güvenceler arasında; çocuğun kendi görüşlerini ifade etme hakkı, verilerin toplanması, zaman algısı, vasıflı profesyoneller, hukuksal temsil, hukuksal gerekçelendirme, kararların gözden geçirilmesine ya da değiştirilmesine yönelik mekanizmalar, çocuk hakları etki değerlendirmesi (ÇHED) ve yaygınlaştırma faaliyetleri bulunmaktadır.

 

Vatansızlık ve Suriyeli Mülteci Çocuklar

 

“Bütün hayatım bir soru işareti.”66

 

Vatansız kişiler için en acı gerçeklik imkanların, korumanın ve katılımın yok- sunluğu hikayeleridir.67 Daha önce de bahsedildiği gibi, dünyadaki vatansız kişilerin tahminen üçte biri çocuklardan oluşmaktadır. Ancak hem vatansızlık hallerine ilişkin net verilerin toplanmasındaki zorluk hem de çatışma kaynaklı zorunlu göç ve vatandaşlık kanunlarındaki kadına yönelik ayrımcılık sebebiyle vatansızlığın nesiller arası aktarılan bir miras olması sayının daha da fazla olabileceğini göstermektedir. Vatansız kişiler hayatın hemen hemen her alanında engellerle karşılaşmakta; eğitim, sağlık, seyahat haklarından emekliliğin engellenmesine, keyfi gözaltılardan ülke dışına çıkarmaya kadar pek çok hak ihlaline maruz kalmaktadırlar. Vatansız çocukların bu ihlallere karşı daha savunmasız olduğu bilinmektedir. Buna ek olarak, de facto vatansız ve doğum kaydı olmadığı için uyruğunu ve yasal statüsünü kanıtlayamayan çocuklar oldukça benzer risklere açıktırlar.68 Bunun yanı sıra, hangi statüde olursa ol- sun, vatansız olarak geçirilen çocukluk dönemlerinin, kişilerin psikolojik durumları üzerindeki etkisi oldukça tahrip edicidir. BMMYK tarafından yapılan bir araştırmada görüşülen çocukların kendilerini ‘görünmez’, ‘yabancı’, ‘göze batmadan yaşayan’, ‘değersiz’ ve ‘bir sokak köpeği’ şeklinde tanımlamaları vatansızlık halinin çocuklar üzerinde yarattığı tahribatı anlamak için yeterlidir.69

Uluslararası hukuk, her çocuğun vatandaşlık hakkını tanır. BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 24. maddesinin 2. fıkrasında “Her çocuk doğumundan hemen sonra kütüğe kaydolunacak ve bir isme sahip bulunacaktır” ve aynı maddenin 3. fıkrasında ise “Her çocuğun bir uyrukluğa sahip olma hakkı vardır” denilerek vatandaşlık hakkının önemi vurgulanır. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin

  1. maddesinin 1. fıkrasında, çocukların doğumdan hemen sonra, derhal nüfus kütüğüne kaydedilmeleri gerektiği ve bu andan itibaren de isim, vatandaşlık kazanma, mümkün olduğu ölçüde anne-babasını bilme ve onlar tarafından bakılma haklarına sahip oldukları belirtilir. Açıktır ki, kullanılan “doğumdan he- men sonra, derhal” ifadeleri sadece bu sebeple oluşabilecek vatansızlık hukuki durumlarını değil aynı zamanda devletlerin bu noktadaki sorumluluklarından herhangi bir sebeple kaçınmalarını da önlemeyi hedeflemektedir. Yine Sözleşme’nin 7. maddesinin 2. fıkrası da özellikle çocukların vatansızlık hali söz konusu olduğunda, taraf devletlerin kendi ulusal hukuklarına ve ilgili uluslararası belgeler çerçevesinde üstlendikleri yükümlülüklerine uygun olarak, bu hakların işlerlik kazanmasını taahhüt ettiklerini vurgulamaktadır.

“Taraf Devletler, özellikle çocuğun tabiiyetsiz kalması söz konusu oldu- ğunda, kendi ulusal hukuklarına ve ilgili uluslararası belgeler çerçeve- sinde üstlendikleri yükümlülüklerine uygun olarak bu hakların işlerlik kazanmasını taahhüt ederler”

(ÇHS, Madde 7, 2. Fıkra)

Daha önce de belirtildiği gibi, Çocuk Hakları Komitesi, vatandaşlık hakkı söz konusu olduğunda, taraf devletlerin Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesindeki ayrım gözetmeme ve 3. maddesindeki çocuğun yüksek yararı ilkele- ri kapsamında, çocuklara vatandaşlık tanınması gerektiğini belirtmektedir. Çocuk Hakları ve Esenliği Hakkında Afrika Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrası her çocuğun doğumdan itibaren bir isim hakkına sahip olacağı ve 2. fıkrasında ise her çocuğun doğumun ardından hemen nüfusa kaydedileceği belirtilmektedir.70 Evlilik Dışı Doğan Çocukların Statüsüne İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 2. maddesi ise evlilik dışı doğan çocukların annesi ile olan soy bağının yalnızca çocuğun doğmasına dayalı olacağı vurgulanırken; 3. maddesi ise bu durumdaki çocukların babası ile olan soy bağının gönüllü tanıma veya yargısal bir karar ile saptanabileceğini belirterek çocukların vatansızlık hallerinin önüne geçilmesine çalışmıştır.71

Türkiye’deki vatansız kişilerin uluslararası koruma başvurularını Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na göre valiliklere bizzat yapmaları gerekmektedir. Başvuruların ülke içinde veya sınır kapılarında kolluk birimlerine yapılması hâlinde, bu başvuruların derhâl valiliğe bildirilmesi gerekir ve başvuruyla ilgili işlemler valilikçe yürütülür. Her yabancı veya vatansız kişi kendi adına başvuru yapabilir. Başvuru sahibi, başvuruları aynı gerekçeye dayanan ve kendisiyle birlikte gelen aile üyeleri adına da başvuru yapabilir. Bu durumda, ergin aile üyelerinin, kendi adlarına başvuruda bulunulmasına yönelik onayı alınır. Makul bir süre içinde valiliklere kendiliğinden uluslararası koruma başvurusunda bulunanlar hakkında; yasa dışı girişlerinin veya kalışlarının geçerli nedenlerini açıklamak kaydıyla, Türkiye’ye yasal giriş şartlarını ihlal etmek veya Türkiye’de yasal şekilde bulunmamaktan dolayı cezai işlem yapılmaz. Çocuklarla ilgili işlemler ise Çocuk Koruma Kanunu çerçevesinde yürütülmektedir. Bu, Suriyeli mülteci çocukların Türkiye vatandaşı çocuklarla aynı muameleye tabi olması anlamına geldiğinden önemlidir. Ancak ne Çocuk Koruma Kanunu’nda ne de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü Refakatsiz Çocuklar Yönergesi72’nde vatansız çocuklara ilişkin bir vurgu yoktur. Refakatsiz Çocuklar Yönergesi her ne kadar eğitimden barınmaya sağlıktan geçici ve uluslararası korumaya dair izlenecek prosedürleri belirlese de, vatansızlık durumu veya bunun tespitine ilişkin herhangi bir noktaya değinmemektedir.

Açıktır ki, vatansızlığa karşı koruma pek çok uluslararası ve bölgesel araçlarla sağlanmaya çalışılmıştır. İnsan hakları kuruluşları ve örgütleri çocuğun yüksek yararı ilkesinin, çocuğun vatansızlıktan korunmasını gerektirdiğini vurgula- maktadırlar. Çocukların vatansızlığına ilişkin hemen hemen tüm vakalarda, en iyi çözümün çocuğa doğduğu ve tüm hayatı boyunca yaşadığı ülkenin vatandaşlığının verilmesi olduğu belirtilir.73 Yine aynı raporda, vatansız durumdaki çocukların ya doğumda ya da doğumdan hemen sonra tespit edilmesinin hem çocuğun yüksek yararına hem de vatansızlık durumundan kaynaklı yoksunluklar oluşmadan engellenmiş olacağı için devletlerin de yararına olacağı belirtilir. Ancak, vatandaşlık durumu netleşene kadar, devletlerin bu durumdaki çocukların eğitim, sağlık gibi temel haklarına erişimini sağlaması ve böylelikle entegrasyon ve toplumsal bütünleşmeye de katkıda bulunması gerektiği vurgulanır.

Sonuç olarak, 1954 ve 1961 Vatansızlık Sözleşmeleri ve diğer uluslararası insan hakları hukukuna göre vatansız nüfusa yönelik uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilebilmesi için vatansızlığın tespiti öncelikli olarak devletlerin sorumluluğunda olduğu bilinmektedir.74 Türkiye henüz 1961 Sözleşmesi’nin değilse de, 1954 Sözleşmesi’nin tarafıdır. İçişleri Bakanlığı tarafından yürürlüğe konan 30 Mart 2012 tarihli ve 62 sayılı “Türkiye’ye Toplu Sığınma Amacıyla Gelen Suriye Arap Cumhuriyeti Vatandaşlarının ve Suriye Arap Cumhuriyetinde İkamet Eden Vatansız Kişilerin Kabulüne ve Barındırılmasına İlişkin Yönerge” ne yazık ki kamuoyuyla paylaşılmamış; bu sebeple gerek sivil toplum kuruluşları gerekse de ilgili kişiler yönergenin içeriği hakkında fikir sahibi olamamışlardır. Ancak yönergenin adında geçen “vatansız kişiler” ifadesi, Suriye’den gelen mülteci gruplar içinde vatansız kişilerin olduğunun farkında olunduğuna dair bir göstergedir. Bunun yanı sıra, bu çalışma kapsamında görüşülen kamu kurumu uzmanlarının, kurumları bünyesinde vatansızlığa ilişkin hiçbir çalışma yapılmadığını belirtmeleri vatansız kişilere ve özellikle de çocukların bu konudaki ihtiyaçlarının ne kadar belirlenebildiğine dair soru işareti oluşturmaktadır. Ayrıca, bahsedildiği gibi, Suriyeli mülteci çocukların vatansızlık riskine dair sorun alanları oldukça çeşitlidir. Ulusal ve uluslararası mevzuat da göz önünde bulundurulduğunda, vatansız kişilerin belirlenmesi ve vatansızlık hallerinin azaltılması noktalarına devletlerin yükümlülükleri açık- tır. Bunun yanı sıra, özellikle refakatsiz çocuklar ve genel olarak çocukların vatandaşlık ve koruma statülerinin belirlenmesinde çocuğun yüksek yararının gözetilmesi gerektiği vurgulanır.75 Bu yükümlülükler ve risk alanları dikkate alındığında Türkiye devletinin de vatansız kişilerin belirlenmesi, vatansızlık statüsüne uygun hizmetler sağlaması ve buna yönelik politikalar geliştirmesi gerekmektedir. Özellikle çocuklar düşünüldüğünde ise, uluslararası sözleşmeler ve çocuğun yüksek yararı göz önünde bulundurulmalı ve vatandaşlığın kazanımı dahil çocuğun yüksek yararına en uygun çözüm, her bir çocuğun özel durumu dikkate alınarak belirlenmelidir.

 

SONUÇ ve ÖNERİLER                                                    

 

Bu çalışma kapsamında yapılan görüşmeler ve raporda atıfta bulunulan diğer veriler göstermektedir ki Türkiye’de yaşayan Suriyeliler eğitimden, sağlığa, ayrımcılıktan şiddete kadar pek çok zorlukla baş etmeye çalışmaktadırlar. 2011 yılından bu yana yaşanan süreç, uluslararası toplumun attığı ve atmadığı adımlar ile Türkiye özelinde Suriyeli nüfusa yönelik kısa, orta ve uzun vadeli planlamalardaki belirsizlikler; söz konusu sorunlardan bazılarını büyütmekte ve derinleştirmekte ya da yeni sorunlara neden olmaktadır. Dolayısıyla Suriye krizi ile ilgili gelişmelerin Türkiye’de yaşayan Suriyeli nüfus kadar, sınırlar içerisindeki diğer tüm insanları kimi zaman doğrudan kimi zaman da dolaylı olarak etkileyeceği de açıktır. Bu bağlamda uluslararası birçok dengesi olan Suriye krizinin mevcut durumu ve ortaya çıkardığı sorunlar içerisindeki “vatansızlık riski”, özellikle çocukların yaşamlarını uzun vadede etkileyecek bir durum olarak değerlendirilmelidir.

Günümüzde ulus-devlet yapılanması düşünüldüğünde, birey ve devlet arasın- daki yasal bağın vatandaşlık üzerinden kuruluyor olması, ‘vatandaş’ olanları avantajlı bir konuma getirirken; ‘vatandaşın ötekileri’ni ise haklara sahip olma hakkından mahrum bırakmaktadır. Bu durum, de facto veya de jure vatansız

kişiler için çok çeşitli hak ihlallerine, haklara erişimin kısıtlanmasına ve vatansız kişilerin ihtiyaçlarının ulus-devlet pratikleri içinde görünmez olmasına sebep olmaktadır.

Açıktır ki, Suriyeli mülteciler ve Suriyeli mülteci çocuklar 2011’de başlayan Suriye iç savaşıyla birlikte böyle bir riskle karşı karşıya kalmışlardır. 5901 sa- yılı Türk Vatandaşlığı Kanunu Türkiye’de doğan Suriyeli mülteci çocuklar için vatansızlık riski yaratmasa da; gerek Suriyeli mültecilerin hizmetlere erişimde yaşadığı sorunların gerekse de kayıt ve özellikle doğum kaydına ilişkin uygulamalardaki belirsizliklerin vatansızlık durumlarını ortaya çıkarabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Bu bölümde tüm yaşanan sorunların yanı sıra çocukların “vatansızlık riskinin en aza indirilmesi” için politika düzeyinden uygulama düzeyine göre öncelikli öneriler sıralanmaya çalışılmıştır.

Ø Uluslararası Düzeyde;

  • Birleşmiş Milletler tarafından başlatılan vatansızlığı on yılda bitirme kampanyası kapsamında yürütülen çalışmaların Türkiye’de aktif olarak yürütülmesi için adımlar atılmalıdır. Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda mültecilik statüsünü de kapsayan çalışmalar yapılacağı taahhüdü Türkiye için de geçerli olmalıdır.
  • Uluslararası ayağın konuyla ilgili en yakın aktörleri arasında olan BMMYK ve UNICEF’in Türkiye devleti yetkilileri ve konuyla ilişkili GİGM gibi kurum ve kuruluşlarla daha sıkı bir işbirliği içinde çalışması -hem vatansız kişilerin hem de bu risk altındaki kişilerin belirlenmesi, insan hakları hukukuna uygun çözümlerin geliştirilmesi için- sağlanmalıdır.
  • Suriye krizinin gerek mevcut durumunda gerekse sonucunda yapılacak çalışmalarda konu gündeme getirilmeli ve iyi uygulama örnekleri ışığında çalışmaların yürütülmesine ön ayak olunmalıdır.
  • Savaş koşullarında gerçekleşen belge kayıpları, muhaliflerin durumu, soy bağının tespitinin zorluğu gibi konular göz önünde bulundurulmalı ve kişilerin seçme hakkı saklı tutularak, hiçbir Suriyeli mültecinin Suriye devleti tarafından vatansız bırakılmaması için çaba sarf
  • Vatansızlığın uzun vadeli olumsuz etkileri hakkında başta devlet yetkililerine olmak üzere yerel yönetimlere, akademik yapılara ve sivil toplum örgütlerine bilgilendirme yapılmalı ve konuyla ilgili ortak çalışmalar yürütmelidir.

 

Ø Ulusal Düzeyde;

Başta kanun yapıcılar ve kamu idaresi tarafından;

  • Türkiye 2014 yılında Birleşmiş Milletler Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşmeyi76 imzalamış ve iç hukukuna geçirmiştir. Meclisin gündeminde olan Vatansızlığın Azaltılmasına dair BM Sözleşmesi77 de imzalanmalıdır.
  • Vatansızlık durumlarına ilişkin sorumluluğunu yerine getirebilmesi için BMMYK ile işbirliği içinde olunmalıdır.
  • Sınırlar içerisindeki vatansız kişiler için vatansızlığın belirlenmesi prosedürleri açık bir şekilde belirtilmeli ve vatansız nüfusların tespiti yapmalıdır.
  • Kayıt prosedürlerinin Suriyeli nüfus tarafından kolay anlaşılır ve uygulanabilir olması sağlanmalıdır (Dil, erişim )
  • Uygulamaların koordinasyonu ve yürütücülüğünden sorumlu personele (GİGM, Valilik ) yönelik başta insan hakları eğitimleri olmak üzere ilgili süreçlere ilişkin farkındalık ve kapasite arttırıcı çalışmalar yapılmalıdır.
  • Kayıt işlemleri yapılırken özellikle vatansızlık halleri göz önünde bulundurularak işlemler kolaylaştırılmalı; kişilerin beyanı temel alınmalı ve kişiler ilgili kurumlara yönlendirilmelidir.
  • Vatansızlık riskine dair nitelikli ve güvenilir veri toplanması için her türlü önlem alınmalıdır.
  • Suriyeli mülteciler özelinde nitelikli veri toplanması ve bilgilendirme çalışmaları yapılabilmesi için akademik ve kamplarda yürütülmek istenen çalışmalara konulan yazılı- yazısız sınırlanmalar kaldırılmalıdır.
  • Suriyeli çocuklar özelinde ivedilikle;
  1. Türkiye topraklarında doğan Suriyeli çocukların doğum kayıtlarının ya- pılması ve Nüfus Müdürlükleri’ne bildirilmesi için çalışmalar yürütme- Bunun yanı sıra Suriye topraklarında doğan çocukların ise geçici koruma kimlik belgesi sahibi olmalarının önemli olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.
  2. Türkiye topraklarında doğan, aksi halde vatansız kalacak her çocuğun Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığını kazanması sağlanmalıdır.

 

  • Refakatsiz küçükler/çocuklar için aile birleşimi ve vatandaşlığa kabul dahil alınabilecek her türlü önlem için çalışma yürütülmelidir.
  • Türkiye ve Suriye kanun ve uygulamalarının ihtilafı durumlarında; örneğin 18 yaş altı evlilikler ve bu evliliklerden doğan çocuklarla ilgili olarak, çocukları mağdur etmeyecek ve çocukları koruma sistemine dahil edecek vaka temelli sosyal hizmet uygulamaları yürütülmelidir.
  • Vatansız, refakatsiz ve mülteci çocuklara yönelik ayrımcılık uygulanmaksızın Çocuk Koruma Kanunu’nda belirtilen Koruyucu ve Destekleyici Tedbirler ile gerektiğinde Acil Korunma Kararı alınmasına özen gösterilmelidir. bu hizmetler çocuklara ivedilikle ve amaca uygun nitelikli olarak sunulmalıdır.
  • Çocuklarla ilgili yürütülen tüm hizmetlerin (özellikle refakatsiz küçükler/çocukların yönlendirildiği bakım merkezlerini vatansızlık riski ve sunulan diğer hizmetlerin) hak kayıpları ve ihlallerine neden olup olmadığının araştırılması ve zamanında koruyucu ve önleyici tedbirler alınması için bağımsız uzman kişi ve kurumların izlemesine açılmalıdır.
  • Çocuklara yönelik hizmetlerin her bir çocuk özelinde ele alınarak, çocuk odaklı, hak temelli, birbiriyle bağlantılı ve bütüncül bir şekilde koordinasyonu sağlanmalıdır.

 

Sivil toplum örgütleri tarafından;

  • Sivil toplum örgütleri öncelikli olarak birlikte çalıştıkları Suriyeli mültecileri doğum kaydı prosedürleri ve bunun önemi hakkında bilgilendirmeli ve ilgili kurum/kuruluşlara yönlendirmelidirler.
  • Suriyeli mültecilerin özellikle kayıt ve doğum kayıt aşamasında yaşadıkları zorluklar hakkında veri toplamalı ve sürecin kolaylaştırılabilmesi için bu verileri yükümlülük sahipleri ve kamuoyuyla paylaşmalıdır.
  • Suriye’den vatansız olarak gelen kişilerin belirlenmesi için çalışma yürüt- meli ve bu kişilere uygun prosedürlerin uygulanması için gerekli yönlendirmeleri yapmalıdırlar.
  • Birlikte çalıştıkları Suriyeli nüfusa sadece doğum kaydı ve belgelendirmenin önemi hakkında değil olası olumsuz sonuçları hakkında da bilgilendirme yapmalıdırlar.
  • Çalıştıkları nüfus içinde yapılan evde doğumların kayıt altına alınmasını sağlamalıdırlar.

 

 

KAYNAKÇA

 

AFAD (2014) Türkiye’de Suriyeli Kadınlar Raporu

Albarazi, Z. (2013) “The Stateless Syrians”, Report of the Middle East and North Africa Nationality and Statelessness Research Project, Tilburg Law School State- lessness Programme

Albarazi, Z., van Waas, L. (tarihsiz) “Statelessness and Displacament” Scoping Paper, NRC & Tillburg University

Arendt, H. (1996), Totalitarizmin Kaynakları, İstanbul: İletişim

Arslan, M. (2014) “”Haymatlos” Kavramının Türkçe’deki Serüveni” Türkbilig, 2014/27: 121 – 135

Benhabib, S. (2006), Ötekilerin Hakları Yabancılar, Yerliler, Vatandaşlar, İstanbul: İle- tişim

Bhabha, J. (ed.) (2011), Children without a State A Global Human Rights Challenge,

Cambridge, Massachusetts, London: The MIT Press

Birleşmiş Milletlerin Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi ile Türk Hukuk Mevzuatı Kar- şılaştırmalı Analizi, TBB Yayınları, Ankara, 2010

Blitz, B. K. and Lynch, M. (eds.) (2011), Statelessness and Citizenship A Comparative Study on the Benefits of Nationality, Cheltenham, Northampton: Edward Elgar

Brad, B. K. and Maureen, L. (2011) Statelessness and the Benefits of Citizenship: A Comparative Study, Oxford Brooks University: Oxford

BMMYK (2014) Vatansız Kişilerin Korunmasına İlişkin El Kitabı Vatansız Kişilerin Statüsüne Dair 1954 Sözleşmesi Kapsamında

Cook, P. and Seglow, J. (eds.) (2014), The Margins of Citizenship, London and New York: Routledge

ÇOÇA (2015) Suriyeli Mülteci Çocukların Türkiye Devlet Okullarındaki Durumu Po- litika ve Uygulama Önerileri

EŞHİD, GÖÇ-DER, HDD, İHD İstanbul Şubesi, TİHV İstanbul Şubesi, İstanbul Bil- gi Üniversitesi Göç Çalışmaları Merkezi, KADAV, SHUD İstanbul Şubesi, SKYGD, TOHAV (2013) “Yok Sayılanlar; Kamp Dışında Yaşayan Suriye’den Gelen Sığınmacılar İstanbul Örneği”

Gürkaş, E. T. (2014) “Belirsizlik mıntıkası ya da daimi istisna hali olarak sınır: Güney- doğu kampı içinde Mardin-Kızıltepe ikiz kampları” Toplum ve Bilim 131

Human Rights Watch (1996), Syria: The Silenced Kurds

Institute on Statelessness and Inclusion (2014) “The World’s Stateless Report”

 

 

 

 

 

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) (2015) Kayıp Bir Nesil Olmalarını Önlemek: Türkiye “Geleceğimi Hayal Etmeye Çalıştığımda Hiçbir Şey Göremiyorum” Türkiye’deki Suriyeli Mülteci Çocukların Eğitime Erişiminin Önündeki En- geller

Massey, H. (2010) “Legal and Protection Policy Research Series”, UNHCR and De Fa- cto Statelessness.

Odman, T. (2011), Vatansızların Hukuki Durumu ve Türk Hukuku, Çağ Üniversitesi Yayınları

Özden, Ş. (2013) Syrian Refugees in Turkey, Migration Policy Center

Refugees International (2015) Birth Registration in Turkey: Protecting the Future for Syrian Children

Soysal, Y. N. (1994), Limits of Citizenship Chicago and London: The University of Chicago

Sirkeci, İ., Yüceşahin, M., Şeker, D. B., Ahin, M. Y. (2015), Göç ve Uyum, Turkish Mig- ration Series, London: Transnational Press

TESEV ve ORSAM (2015) Suriyeli Sığınmacıların Türkiye’ye Etkileri Raporu

TİSK (2015) Türk İş Dünyasının Türkiye’deki Suriyeliler Konusundaki Görüş, Beklenti ve Önerileri

UNHCR (2014) Background Note on Gender Equality, Nationality Laws and State- lessness

UNHCR Division of International Protection (2015), I am here, I belong The Urgent Need to End Chilhood Statelessness

Yakmaz, E. (2014), Statü Belirleme Sürecinde Türkiye’de Bulunan Refakatsiz Sığınmacı Çocukların Durumu, IMPR Humanitarian

 

Web Kaynakları

AFAD

https://www.afad.gov.tr/TR/IcerikDetay1.aspx?ID=16&IcerikID=747                     (erişim: 18.01.2016)

https://www.afad.gov.tr/TR/IcerikDetay1.aspx?IcerikID=848&ID=16                     (erişim: 12.01.2016)

https://www.afad.gov.tr/tr/IcerikDetay1.aspx?IcerikID=747&ID=16                (erişim: 12.10.2015)

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü Refakatsiz Çocuklar Yönergesi

http://cocukhizmetleri.aile.gov.tr/data/5639efb8369dc5844ccfa126/refakatsiz%20

%C3%A7ocuk%20y%C3%B6nergesi.pdf (erişim: 12.11.2015)

Batha Emma, European refugee crisis creating generation of stateless children, Thom- son Reuters Foundation News

http://www.trust.org/item/20150920230231-jdujs (erişim: 01.10.2015)

Çocuğun Yüksek Yararının Belirlenmesine Dair BMMYK Kılavuz İlkeleri, http:// www.refworld.org/cgi-bin/texis/vtx/rwmain/opendocpdf.pdf?reldoc=y&- docid=55fa69594 (erişim: 10.06.2015)

Çocuğun yüksek yararının birinci planda dikkate alınması hakkı (madde 3, paragraf 1)* ile ilgili Genel yorum No. 14 (2013), http://www.refworld.org/cgi-bin/ texis/vtx/rwmain/opendocpdf.pdf?reldoc=y&docid=55fa5dbbd, (erişim: 10.06.2015)

Dağlıoğlu Emre Can, Suriyeli Filistinlilere Vize Engeli, Agos http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10791/suriyeli-filistinlilere-vize-engeli                                                                                                                               (erişim:

31.10.2015)

European Convention on the Legal Status of Children Born Out of Wedlock https:// rm.coe.int/CoERMPublicCommonSearchServices/DisplayDCTMCon- tent?documentId=0900001680076da4 (erişim: 11.11.2015)

Girit Selin, Suriyeli mülteciler dosyası: Sağlık hizmetleri bedava, BBC Türkçe http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/10/151008_multeciler_saglik         (erişim:

15.10.2015)

Kale Başak, Kral Çıplak!!! 2.3 Milyon Suriyeli mültecimiz var, Birgün

http://www.birgun.net/haber-detay/kral-ciplak-2-3-milyon-suriyeli-multeci- miz-var-97697.html (erişim: 16.12.2015)

KAMER Vakfı HASNA INC, Suriyeli Mülteciler İhtiyaç Analizi Anketi Değerlendirme Çalışması

www.kamer.org.tr/menuis/suriyeli_multeciler_ihtiyac_analizi_anketi.docx (erişim: 05.01.2016)

Mersin’in Suriye Gerçeği, Suriyelilerin Mersin Gerçeği http://mersinyasam.net/HaberDetay.aspx?id=100 (erişim 12.11.2015) Sassen, S. “Towards Post-National and Denationalized Citizenship”

http://saskiasassen.com/PDFs/publications/Towards-post-national-and-denationali- zed-citizenship.pdf (erişim: 29.09.2015)

Söylemez Ayça, Af Örgütü’nden Görendağ: Mülteciler Pazarlık Konusu Yapıldı, Bianet http://bianet.org/bianet/insan-haklari/168668-af-orgutu-nden-gorendag-multeci-

ler-pazarlik-konusu-yapildi (erişim: 16.12.2015)

Söylemez Ayça, Mültecilerin “Misafirliği” Bitti, Bianet

http://bianet.org/bianet/insan-haklari/170025-multecilerin-misafirligi-bitti (erişim: 16.12.2015)

Suriyeli bebeklerin kaderi ‘vatansızlık’, Milliyet

http://www.milliyet.com.tr/suriyeli-bebeklerin-kaderi/dunya/detay/2144138/default. htm (erişim: on 05/12/2015)

Tanyol Çağrı, 2015 Sonunda Suriyeli Sayısı 2,5 Milyon Olacak, Amerika’nın Sesi http://www.amerikaninsesi.com/content/suriyeli-sayisi-2-5-milyon-olacak/2873633.

html (erişim: 08.09.2015)

T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü http://www.goc.gov.tr/icerik3/istatistik_558_560_8971 (erişim: 24.12.2015) http://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma-yabanci-kimlik-no_350_359_7830_ice-

rik (erişim: 15.12.2015)

http://www.goc.gov.tr/files/files/Kay%C4%B1t%20Merkezleri%20Adres%20Listesi. pdf (erişim: 02.01.2015)

http://www.goc.gov.tr/icerik6/il-goc-idaresi-mudurlukleri-calismaya-basla- di_350_361_6796_icerik (erişim: 14.09.2015)

The African Charter on the Rights an Welfare of the Child http://pages.au.int/acerwc/ documents/african-charter-rights-and-welfare-child-acrwc                                                                                   (erişim: 03.12.2015)

TÜRKİYE’DE REFAKATSİZ ÇOCUKLARA ERİŞİM VE ÇOCUĞUN YÜKSEK YA- RARINA YÖNELİK HİZMET SUNUMUNUN TEŞVİK EDİLMESİ PRO-

JESİ Değerlendirme Raporu

http://cocukhizmetleri.aile.gov.tr/data/552bb0a4369dc57140fda44f/rapor_ tr_08122014.pdf (erişim: 02.12.2016)

UNICEF: Şok Olmak Yetmez, Aljazeera Turk http://www.aljazeera.com.tr/haber/unicef-sok-olmak-yetmez (erişim: 15.01.2016) UNHCR, An Introduction to Statelessness http://www.unhcr.org/pages/49c3646c155.html (erişim: 01.10.2015)

UNHCR, Total number of Syrian refugees exceeds four million for first time http:// www.unhcr.org/559d67d46.html (erişim: 09.09.2015)

UNHCR (2013) The Future of Syria: Refugee Children in Crisis http://unhcr.org/FutureOfSyria/ (erişim: 05.10.2015)

UNHCR, Vatansızlığı Bitirmek için Küresel Eylem Planı 2014-24

http://www.refworld.org/cgi-bin/texis/vtx/rwmain/opendocpdf.pdf?reldoc=y&doci- d=55fa5df24 (erişim: 02.01.2016)

VATANSIZLIĞA İLİŞKİN KILAVUZ İLKELER NO. 2: Bireylerin Vatansız Kişiler olup olmadıklarının Belirlenmesi için Prosedürler

http://www.refworld.org/cgi-bin/texis/vtx/rwmain/opendocpdf.pdf?reldoc=y&doci- d=55fa640a4 (erişim: 23.12.2015)

Yükseköğretim Bilgi Yönetim Sistemi, YÖK https://istatistik.yok.gov.tr/ (erişim: 12.01.2016)

2015’te Akdeniz’de 3 Bin 770 Mülteci Hayatını Kaybetti, Bianet

http://bianet.org/bianet/insan-haklari/170709-2015-te-akdeniz-de-3-bin-770-multe- ci-hayatini-kaybetti (erişim: 31.12.2015)

2015’te Türkiye’den Yunanistan’a 844 bin mülteci gitti, BBC Türkçe http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/12/151230_turkiye_gocmen_yunanistan

(erişim: 30.12.2015)

DİPNOTLAR

  1. Bu araştırmada Suriye’deki iç savaş ortamından kaçarak Türkiye’ye sığınan Suriyeliler için “mülteci” kavramının kullanımı araştırma ekibinin tercihini ve bakış açısını yansıtmaktadır. Araştırma ekibi, devletlerin verdiği statülere bakmaksızın kişilerin kendi ülkelerindeki koşullar nedeniyle mülteci ol- dukları ve kişilere bu statülere bakılmaksızın insan hakları ve insan onuru temelinde hizmet verilmesi gerektiği kabulüyle “mülteci” kavramını kullanmayı bilinçli bir şekilde tercih etmiştir. Ayrıca metin içinde geçen Suriyeliler ve Suriyeli mülteciler kavramları birbirinin yerine geçebilecek şekilde kullanıl- mıştır.
  2. http://www.unhcr.org/pages/49c3646c155.html (erişim: 10.2015)
  3. http://saskiasassen.com/PDFs/publications/Towards-post-national-and-denatio- nalized-citizenship.pdf (erişim: 09.2015)
  4. Kavramın Türkçe’deki kullanımı için şu kaynağa bakılabilir: Arslan, (2014) “”Haymatlos” Kavramı- nın Türkçe’deki Serüveni” Türkbilig, 2014/27: 121 – 135
  5. Oldukça eski bir sorun olmasına karşın “vatansız kişi”lere ilişkin literatürün ancak 2000’lerin başından itibaren oluşmaya başladığını söylemek mümkündür. Burada verilen tanım ulusal ve uluslararası hu- kukta geçerli olmakla birlikte özellikle son birkaç yıldır vatansız kişi tanımının kapsamı ve hatta sayısı hakkında tartışmalar yürütülmektedir. Bunun pek çok sebebi vardır: Vatansız kişiler aynı zamanda mülteci, mülteciler de aynı zamanda vatansız olabilir; bir kişi kendi ülkesi içinde veya dışında vatansız olabilir vb. Bu durum hem vatansız kişi tanımının genişletilmesi/daraltılması hem de dünya üzerin- deki vatansız kişilere dair nicel verilerin nasıl toplanacağı tartışmalarını beraberinde getirmiştir. Bu sebeple vatansız kişilere ilişkin net bir nicel veri sağlanması bu aşamada mümkün görünmemektedir. Bu konuya ilişkin ayrıntılı bilgi için şu kaynaklara bakılabilir: Institute on Statelessness and Inclusion (2014) “The World’s Stateless Report”; Massey, (2010) “Legal and Protection Policy Research Series”, UNHCR and De Facto Statelessness.
  6. http://www.unhcr.org/559d67d46.html (erişim: 09.2015)
  7. http://www.birgun.net/haber-detay/kral-ciplak-2-3-milyon-suriyeli-multecimiz-var-97697.html (erişim: 12.2015)
  8. http://www.birgun.net/haber-detay/kral-ciplak-2-3-milyon-suriyeli-multecimiz-var-97697.html (erişim: 12.2015)
  9. http://bianet.org/bianet/insan-haklari/168668-af-orgutu-nden-gorendag-multeciler-pazarlik-konusu- yapildi (erişim: 12.2015)
  10. http://bianet.org/bianet/insan-haklari/170025-multecilerin-misafirligi-bitti (erişim: 12.2015)
  11. http://bianet.org/bianet/insan-haklari/170025-multecilerin-misafirligi-bitti (erişim: 12.2015)
  12. http://bianet.org/bianet/insan-haklari/170025-multecilerin-misafirligi-bitti (erişim: 12.2015)
  13. Özden, Ş. (2013) Syrian Refugees in Turkey, Migration Policy Center
  14. g.e.
  15. https://wafad.gov.tr/TR/IcerikDetay1.aspx?ID=16&IcerikID=747 (erişim: 18.01.2016)
  16. Uluslararası STK çalışanı ile görüşme
  17. http://www.goc.gov.tr/icerik6/gecici-koruma-yabanci-kimlik-no_350_359_7830_ icerik (erişim: 12.2015)
  18. http://www.goc.gov.tr/icerik3/istatistik_558_560_8971 (erişim: 12.2015)
  19. https://wafad.gov.tr/TR/IcerikDetay1.aspx?IcerikID=848&ID=16 (erişim: 12.01.2016)
  20. EŞHİD, GÖÇ-DER, HDD, İHD İstanbul Şubesi, TİHV İstanbul Şubesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Merkezi, KADAV, SHUD İstanbul Şubesi, SKYGD, TOHAV (2013) “Yok Sayılanlar; Kamp Dışında Yaşayan Suriye’den Gelen Sığınmacılar İstanbul Örneği”, 10
  21. Birçok sivil toplum kuruluşu ve alanda çalışan aktivist, kayıtsız Suriyeli sayının azımsanamayacak bir düzeyde olduğunu ve bu sebeple sayının üç milyon civarında olduğunu tahmin ettiklerini belirtmekte- dirler.
  22. http://www.goc.gov.tr/files/files/Kay%C4%B1t%20Merkezleri%20Adres%20Listesi.pdf
  23. http://www.goc.gov.tr/icerik6/il-goc-idaresi-mudurlukleri-calismaya-basladi_350_361_6796_icerik
  24. http://www.amerikaninsesi.com/content/suriyeli-sayisi-2-5-milyon-olacak/2873633.html (erişim: 08.09.2015)
  25. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10791/suriyeli-filistinlilere-vize-engeli (erişim: 10.2015)
  26. Bu konudaki çalışmalar için şu kaynaklara bakılabilir: AFAD (2014) Türkiye’deki Suriyeli Kadınlar; Özgür, ve Kıvılcım, Z. (2015) Sürgünde Toplumsal Cinsiyet, Derin Yayınları
  27. Refugees International (2015) Birth Registration in Turkey: Protecting the Future for Syrian Children
  28. kamer.org.tr/menuis/suriyeli_multeciler_ihtiyac_analizi_anketi.docx (erişim: 05.01.2016)
  29. UNHCR (2013) The Future of Syria: Refugee Children in Crisis
  30. http://www.trust.org/item/20150920230231-jdujs (erişim: 01.10.2015)
  31. EŞHİD, GÖÇ-DER, HDD, İHD İstanbul Şubesi, TİHV İstanbul Şubesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Merkezi, KADAV, SHUD İstanbul Şubesi, SKYGD, TOHAV (2013) “Yok Sayılanlar; Kamp Dışında Yaşayan Suriye’den Gelen Sığınmacılar İstanbul Örneği”, 26
  32. http://mersinyasam.net/HaberDetay.aspx?id=100 (erişim 11.2015)
  33. BMMYK Türkiye’de Doğum Kaydı Broşürü
  34. Ürdün ve Lübnan’da da benzer sebeplerden ötürü yeni doğan kayıt oranları oldukça düşük. UNHCR (2013) The Future of Syria: Refugee Children in Crisis
  35. https://wafad.gov.tr/tr/IcerikDetay1.aspx?IcerikID=747&ID=16 (erişim: 12.10.2015)
  36. https://istatistik.yok.gov.tr/ (erişim: 01.2016)
  37. http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/10/151008_multeciler_saglik (erişim: 10.2015)
  38. http://www.birgun.net/haber-detay/kral-ciplak-2-3-milyon-suriyeli-multecimiz-var-97697.html (erişim: 12.2015)
  39. TİSK (2015) Türk İş Dünyasının Türkiye’deki Suriyeliler Konusundaki Görüş, Beklenti ve Önerileri
  40. http://bianet.org/bianet/insan-haklari/170709-2015-te-akdeniz-de-3-bin-770-multeci-hayatini- kaybetti (erişim: 12.2015)
  41. http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/12/151230_turkiye_gocmen_yunanistan (erişim: 12.2015)
  42. http://www.aljazeera.com.tr/haber/unicef-sok-olmak-yetmez (erişim: 01.2016)
  43. Refakatsiz çocuklara sunulan hizmetler, bu hizmetlerin yasal çerçevesi ve uygulama için şu kaynağa bakılabilir: http://cocukhizmetleri.aile.gov.tr/data/552bb0a4369dc57140fda44f/rapor_tr_08122014. pdf (erişim: 12.2016)
  44. Refakatsiz çocukların yaşadıkları zorluklar ve uygulanan prosedür için şu rapora bakılabilir: http:// imprhumanitarian.org/tr/wp-content/uploads/RAPOR-1ID.pdf (erişim: 11.2015)
  45. g.y.
  46. g.y.
  47. Refakatsiz çocukların yaşadıkları zorluklar ve uygulanan prosedür için şu rapora bakılabilir: http:// imprhumanitarian.org/tr/wp-content/uploads/RAPOR-1ID.pdf (erişim: 11.2015)
  48. Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme. Ayrıca vatansızlık statüsünün kazanılmasını engelleyen nedenler hakkında daha ayrıntılı bilgi için şu kaynağa bakılabilir: Odman, (2011) Vatansızların Hukuki Durumu ve Türk Hukuku
  49. Bu sözleşme hakkında daha ayrıntılı bilgi için şu kaynağa bakılabilir: Odman, (2011) Vatansızların Hukuki Durumu ve Türk Hukuku
  50. VATANSIZLIĞA İLİŞKİN KILAVUZ İLKELER 2: Bireylerin Vatansız Kişiler olup olmadıklarının Belirlenmesi için Prosedürler http://www.refworld.org/cgi-bin/texis/vtx/rwmain/opendocpdf. pdf?reldoc=y&docid=55fa640a4 (erişim: 23.12.2015)
  51. De facto vatansızlık ve BMMYK’nın bu konudaki yetkisi hakkında oldukça ayrıntılı bir tartışma için şu kaynağa bakılabilir: Massey, (2010) Legal and Protection Policy Research Series UNHCR and De Facto Statelessness
  52. BMMYK (2014) Vatansız Kişilerin Korunmasına İlişkin El Kitabı Vatansız Kişilerin Statüsüne Dair 1954 Sözleşmesi Kapsamında
  53. UNHCR (2014) Background Note on Gender Equality, Nationality Laws and Statelessness
  54. g.e.
  55. Suriye kadın hakları hareketinin bu konuda çeşitli girişimleri olsa da çatışmaların başladığı 2011 yılına kadar bir düzenleme yapılmamıştır. Bu konu hakkında ayrıntılı bilgi için: Albrazi, Z. (2013) “The Stateless Syrians”, Report of the Middle East and North Africa Nationality and Statelessness Research Project, Tilburg Law School Statelessness Programme
  56. UNHCR (2014) Background Note on Gender Equality, Nationality Laws and Statelessness
  57. Albrazi, (2013) “The Stateless Syrians”, Report of the Middle East and North Africa Nationality and Statelessness Research Project, Tilburg Law School Statelessness Programme
  58. Bu konuda ayrıntılı bilgi için şu kaynağa bakılabilir: Albrazi, (2013) “The Stateless Syrians”, Report of the Middle East and North Africa Nationality and Statelessness Research Project, Tilburg Law School Statelessness Programme
  59. Albrazi, (2013) “The Stateless Syrians”, Report of the Middle East and North Africa Nationality and Statelessness Research Project, Tilburg Law School Statelessness Programme, s.18
  60. Human Rights Watch (1996), Syria: The Silenced Kurds
  61. h işim: 01.2016)
  62. g.y.
  63. ttp://www.refworld.org/cgi-bin/texis/vtx/rwmain/opendocpdf.pdf?reldoc=y&docid=55fa5df24 (er
  64. TİSK (2015) Türk İş Dünyasının Türkiye’deki Suriyeliler Konusundaki Görüş, Beklenti ve Önerileri
  65. http://www.milliyet.com.tr/suriyeli-bebeklerin-kaderi/dunya/detay/2144138/default.htm (erişim: on 05/12/2015)
  66. UNHCR Division of International Protection (2015), I am here, I belong The Urgent Need to End Chilhood Statelessness, s. 19
  67. Institute on Statelessness and Inclusion (2014) The World’s Stateless, 29
  68. Bu konu hakkında ayrıntılı bilgi ve ülke örnekleri için şu kaynağa bakılabilir: Bhabha, (2011) (ed. ) Children Without A State A Global Human Rights Challenge The MIT Press: Cambridge, Massachusetts, London
  69. UNHCR Division of International Protection (2015), I am here, I belong The Urgent Need to End Chilhood Statelessness, s. 15
  70. The African Charter on the Rights an Welfare of the Child http://pages.au.int/acerwc/documents/ african-charter-rights-and-welfare-child-acrwc (erişim: 12.2015)
  71. European Convention on the Legal Status of Children Born Out of Wedlock https://rm.coe.int/ CoERMPublicCommonSearchServices/DisplayDCTMContent?documentId=0900001680076da4 (erişim: 11.2015)
  72. http://cocukhizmetleri.aile.gov.tr/data/5639efb8369dc5844ccfa126/refakatsiz%20%C3%A7ocuk%20 y%C3%B6nergesi.pdf (erişim: 11.2015)
  73. UNHCR (2015) I am Here, I Belong The Urgent Need to End Childhood Statelessness Report, 23
  74. Institute on Statelessness and Inclusion (2014) The World’s Stateless
  75. UNHCR (2014) Handbook on Protection of Stateless Persons Under the 1954 Convention Relating to the Status of Stateless Persons
  76. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2014/10/20141025-5.htm
  77. https://wtbmm.gov.tr/develop/owa/tasari_teklif_sd.onerge_bilgileri?kanunlar_sira_no=94276