Ülkelerindeki savaştan kaçan Suriyeli sığınmacılara 10 yıldır ev sahipliği yapan Türkiye’nin gündeminde şimdi de ülkeye kaçak yollardan giren Afgan göçmenler var. Göçlere yol açan faktörler zamanla göç edilen ülke için göçlerden etkilenen temel unsurlar olmaya başlıyor.

Asırlar önce Türklerin yerleşik yaşama geçişini sağlayan Anadolu toprakları için 21. yüzyılda da durum değişmişe benzemiyor. Koşullar, nedenler değişse bile pek çok düzensiz göçe sahne olmaya devam ediyor bu topraklar. Anlayacağınız göç, yabancısı olduğumuz bir kavram değil. Tarih boyunca ülke içi ve ülkeler arası çatışmalar, ekonomik ve sosyal sorunları artırmanın yanı sıra toplum düzenini de değiştiren niteliklere sahip oldu. Refah düzeyi ve yaşam standartlarının dramatik bir şekilde değişmesiyle insanlar, yasal yollarla daha iyi şartlar için başka ülkelerde barınmanın yollarını aradı. Kimi zaman ise çareyi yakın bölgeler ve komşu ülkelere kaçak yollarla girerek kendilerine sıfırdan yeni bir yaşam oluşturmada buldu.

Özellikle nitelikli iş gücü veya beyin göçü gibi düzenli göç, hükümetlere istihdam sağlama ve halk yapısını çeşitlendirme imkanı sunarak kültürel anlamda toplumlarını geliştirme imkanı sundu. Fakat düzensiz göç bu tablonun tam tersi bir resim çiziyor. İç savaş, ekonomik sıkıntılar vb. nedenlerle ülkesini terk ederek kaçak yollarla başka ülkelere sığınan göçmenler -işin insanı boyutu bir yana- göçe maruz kalan ülkeler için ekonomik, sosyal ve elbette siyasi anlamda çeşitli sorunların ortaya çıkmasına yol açıyor.

“Kalıcı mı olmuyor” endişesi…

Türkiye, özellikle son dönemlerde düzensiz göç dalgasından nasibini alan ülkelerden biri. Nisan 2011’de Suriye’de çıkan iç savaşla ülkesini terk etmek zorunda kalan Suriyelilerle başlayan göç akımı, şimdi de 20 yıl aradan sonra Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesiyle ülkeden kaçan Afganlarla devam ediyor.

Türkiye’nin düzenli göç politikasıyla binlerce yabancı vatandaş ülkenin çeşitli kentlerine yerleşse de devam eden düzensiz göç, ülkede sosyo-ekonomik sorunların artmasına yol açıyor. Üstüne üstlük COVID-19 pandemisi de bu durumu kolaylaştırmıyor… Pandeminin kontrol altına alınması için bir yandan aşılama çalışmaları sürerken yaşanan bu düzensiz göç hem hükümetin hem de toplumun bu yöndeki endişelerini artıyor.

Durumun yasal tarafı bir yana, sosyolojik olarak binlerce insanın yer değiştirmesi her ne kadar kısa süreli ve geçici olarak görülse de veriler, bu durumun gün geçtikçe kalıcı bir hal aldığını gösteriyor.

Türkiye milyonlara ulaşan düzensiz göçmenin yanı sıra kayda değer bir düzeyde de kayıtlı yabancıya ev sahipliği yapıyor. Yasal yollardan girerek farklı statülerde Türkiye’de bulunan yabancı sayısının yaklaşık 5 milyon kişiye ulaştığı tahmin ediliyor. Bu yabancılar çalışma iznine sahip olmaları durumunda kayıtlı işgücüne dâhil olabiliyor. Geçici koruma sağlanan yabancılara, mevsimlik tarım işçiliği veya hayvancılık gibi bazı sektörlerde sağlanan izin muafiyeti ise bunun dışında tutuluyor.

Suriyeli sığınmacıların çoğu gençlerden oluşuyor

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne göre Türkiye’de bulunan 5 milyon yabancı vatandaşın 3 milyon 701 bin 584’ünü Suriyeli vatandaşlar oluşturuyor. Bu rakamın 53 bin 611’i Türkiye’nin 5 ilinde bulunan toplam 7 barınma merkezinde yaşamlarını sürdürüyor. Diğerleri ise sayıları değişmekle birlikte Türkiye’nin 81 iline dağılmış durumda. Kayıtlı 530 bin 234 Suriyelinin yaşadığı İstanbul en yoğun Suriyeli nüfusunun bulunduğu il olurken Gaziantep (455.702 kişi) ikinci sırada yer alıyor. Hatay ise 436 bin 472 kayıtlı Suriyeli nüfusu ile üçüncü sırada bulunuyor. Urfa, Adana, Mersin, Bursa, İzmir, Konya ve Kilis bu illeri izliyor.

Geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin 1 milyon 991 bin 054’ü erkek, 1 milyon 710 bin 530’u ise kadın. Toplam rakamın 1 milyon 807 bin 220’sini 19-65 yaş aralığındaki bireyler oluşturuyor. 19 Ağustos itibariyle Suriyeli erkekler toplam Suriyeli sığınmacı sayısının yüzde 53,8’ini oluşturuyor. Suriyeli kadınların oranı ise yüzde 46,2. Yani Suriyeli erkeklerin sayısı Suriyeli kadınların sayısından 280 bin 524 kişi fazla. Erkek-kadın sayısı arasındaki en büyük fark ise 70 bin 142 kişi ile 19-24 yaş aralığında. Yaş aralığı artıkça bu fark azalıyor. 55 üzeri yaş aralıklarında kadınların sayısının erkeklerden daha fazla olduğu görülüyor. Türkiye’ye sığınan kayıtlı Suriyelilerin yaş ortalaması ise 22,2. Yani ağırlıklı olarak genç Suriyeli sığınmacı barındırıyor Türkiye.

Suriyeli sığınmacılardaki bu genç nüfus eğitimde de kendini gösteriyor. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1 Kasım 2020 tarihinde açıklanan rakamlara göre 2018- 2020 arası devlet üniversitelerinde 73 bin 570 Suriyeli öğrenci okumuş. Bakanlığın 30 Haziran 2020 itibariyle yayınladığı verilere göre ise anaokulunda 35 bin 553, ilkokulda 338 bin 807, ortaokulda 222 bin 703 ve lisede 89 bin 518 Suriyeli öğrencinin eğitim gördüğü görülüyor.

Kayıtdışı 1 milyona yakın Suriyeli çalışıyor

Türkiye’de kayıt altına alınan istihdam oluşturmak için Suriyeli sığınmacıların çalışma izni almaları gerekiyor. Suriyeli sığınmacılarının işverenlerinin çalışma iznine başvurma hakkı bulunuyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2019 verilerine göre Türkiye’de 31 bin 185 kişiye çalışma izni verildi ve bu rakam giderek artıyor. Ticaret Bakanlığı verileri ise en az bir ortağı Suriye uyruklu olan şirket sayısının 15 bin 159 olduğunu gösteriyor. Fakat Türkiye’de bu haktan yeterince yararlanılmadığı görülüyor, resmi veriler olmasa bile yapılan pek çok saha araştırması hali hazırda Türkiye’de 1 milyon Suriyelinin kayıt dışı çalıştığı yönünde bulgular içeriyor.

Bu nedenle hem halihazırdaki Suriyeli göçmenler hem de son dönemde Afgan ağırlıklı düzensiz göçlerin artması kayıt altındaki istihdam için tehdit olarak görülüyor. Mevsimlik işçiler nedeniyle tarımda yıllardır kayıt dışılık sorunu ile uğraşan Türkiye’de bugün sadece tarım sektöründe değil ucuz işgücü tercih eden işverenler ve hayatlarını devam ettirmek adına düşük ücretle çalışmayı göze alan göçmenler nedeniyle inşaat, tekstil ve hatta sanayi sektöründe bile kayıtdışılık artıyor. Aynı zamanda Türkiye’de iş kuran Suriyeli göçmenler de yine Suriyeli göçmenleri kayıtdışı olarak çalıştırıyor. Bu da Türkiye için ekonomik anlamda ciddi bir kayıp yaratıyor.

2013’ten beri artan kaçak göç hareketi var

Son dönemde göçmen sorunu çok sık gündeme gelmekle birlikte Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından kayıt altına alınan veriler, aslında kaçak göçmen sorunun yeni olmadığını ve yıllardır Türkiye’nin bu tür kaçak girişlere maruz kaldığını gösteriyor. Hatta 2019 yılı şimdilik en yoğun kaçak girişlerin yaşandığı yıl olarak kayıtlara geçmiş durumda. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye’de yakalanan düzensiz göçmen sayılarında 2013- 2019 yılları arasında her yıl yükselen bir grafik söz konusu. 454 bin 662 göçmenin yakalandığı 2019 yılı 2005 yılından bu yana Türkiye’ye en fazla kaçak girişin yapıldığı yıl. 2020 yılında ise bu rakam 122 binlere düştü. 2021 yılı için 19 Ağustos tarihine kadar yakalanan düzensiz göçmen sayısı ise 86 bin 785.

Göç İdaresi’nin verileri “Afganlar yeni değil” diyor

Ülkeye kaçak olarak giren göçmenlerin uyruklarına bakıldığında -19 Ağustos 2021’e kadar- 36 bin 985 kişi ile Afganlar ilk sırada yer alıyor. Ardından 12 bin 328 kişi ile Suriyeliler geliyor. Liste; Pakistan (9 bin 272), Özbekistan (3 bin 50) ve Irak (2 bin 681) diye devam ediyor.

Yıl sonunda bu rakam ne olur bilinmemekle birlikte yakalanan düzensiz göçmenlerin uyrukları incelendiğinde Afgan göçmenlerin Türkiye’de yeni olmadığı dikkat çekiyor. 2014 yılında 12 bin 248 Afganistan uyruklu kaçak göçmen yakalanmış Türkiye’de. Bu rakam ertesi yıl 35 bin 921’e yükselmiş, 2018’de 100 binli rakamları aşmış ve 2019’da 201 bin 437’ye çıkmış. 2020’de ise 50 binli rakamlara düşmüş. 2021’in ilk altı ayında ise 25 bin 643 Afgan yakalanmış Türkiye’de. Bu rakamların tamamı Göç İdaresi tarafından yayımlanan resmi veriler.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise 20 Ağustos Cuma günü yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin ana muhalefeti hep şunu söyledi. ‘Afganistan’dan Türkiye’ye 1,5 milyon düzensiz göç oldu.’ Maalesef ana muhalefetin de muhalefetin de söylediği bu rakamların hepsi yalandır. Türkiye’ye Afganistan’dan böyle bir göç olmamıştır. Türkiye’de şu anda emniyet kayıtlarımızda ve kayıt dışı 300 bin Afganistanlı göçmen söz konusudur” ifadesini kullanmıştı.

Coğrafi konum kader mi?

Her ne kadar sığınmacı sayısı Türkiye’de son yıllarda gözle görülür bir artış kaydetse de, göçmenlerin hepsi burada kalıcı bir yaşam aramıyor. Pakistan ve İran üzerinden Türkiye’ye gelen milyonlarca sığınmacı olsa da, yine binlercesi de Avrupa’ya gitme hayalleri kuruyor. Özellikle Afgan göçünün başlamasıyla Avrupa’daki çoğu ülkeye komşu olması sebebiyle önemli bir geçiş koridorunda Türkiye. Bunu, Avrupalı otoriteler doğrulasa da inisiyatifi alan ülke sayısı ne yazık ki oldukça az. Türkiye’nin transit ülke konumunda olduğunu belirten çoğu Avrupalı lider, Türkiye’nin üzerindeki bu yükü almak yerine kendi ülkelerinde düzensiz göçün artmasını önlemek için Türkiye gibi transit ülkelere yapılan mali yardımları artırmayı amaçlıyor. Hatta Reuters’ın konuyla ilgili bilgisi olan üç Avrupa Birliği (AB) yetkilisine dayandırdığı bir haberinde, Afganistan, Pakistan ve İran’a mali yardım yapılması ihtimalinin görüşüldüğü, Türkiye’nin de daha fazla Afgan’a ev sahipliği yapmakta bir rol oynayabileceği öne sürülmüştü.

Bu kapsamda Taliban’ın Afganistan’da etkinliği artırdığı sıralarda AB’nin göçmenleri sınırlarından uzak tutma çalışmaları başlamıştı. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, bir İspanyol televizyonuna yaptığı açıklamada, “Çok sayıda Afgan Avrupa’ya gelebilmek için Türkiye üzerinden geçmeyi deneyecek. Bu çerçevede Türkiye çok önemli bir rol oynayacak” demişti. Afgan göçü öncesinde Belçika İltica ve Göçten Sorumlu Devlet Bakanı Sami Mehdi, AB ve Türkiye arasındaki göçmen anlaşmasının Afganları da kapsayacak şekilde genişletilmesi çağrısında bulunmuş, Almanya Şansölyesi Angela Merkel de “Türkiye ile yakın olarak çalışmak zorundayız” ifadelerini kullanmıştı.

Son olarak Fransa da devreye girdi ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, AB sınırlarının korunması için Türkiye ile işbirliği yapılması konusunda ısrarını dile getirdi. “Kayda değer düzensiz göç dalgaları beklemeli ve kendimizi korumalıyız” diyen Macron, bu kapsamda Merkel ile iletişimde olduğunu ve sınırların korunması için çeşitli adımlar atılacağını söyledi. Macron, “Bu adımlar, düzensiz göçle mücadeleyi, (sınırları) koruma kriterlerinin uyumlu hale getirilmesi, Pakistan, Türkiye ve İran gibi transit veya ev sahibi ülkelerle işbirliğinin kurulmasını da kapsıyor” dedi.

Toplum psikolojisine de zarar veriyor

Afgan sığınmacılarla son dönemde yeniden gündeme oturan düzensiz göç dalgasının akıbeti hala belirsiz. Atılan adımlar, canlarını kurtarmak için ülkelerini terk eden kayıt dışı sığınmacıların ihtiyaçlarını karşılayamadığını apaçık gösteriyor. Sığınmacıların ağırlıklı olarak akın ettiği ülkeler arasındaki Türkiye, düzensiz göçün istihdam başta olmak üzere yaratacağı ekonomik sıkıntılardan korunmak için adımlar atsa da özellikle son haftalarda ülkeye giren kayıt dışı göçmen sayısı bu adımların yeterli olmadığını gösteriyor. Düzensiz göçün ekonomik boyutu toplum psikolojisine de zarar veriyor ve halk bu konuda kalıcı bir çözüm bekliyor. Avrupa’nın sağlayacağı mali yardımlar, Türkiye’nin siyasi adımları ve sınırlara örülen duvarlar bu çözümü sağlayacak mı bilinmez fakat her koyunun kendi bacağından asıldığı bu küresel düzende hem sığınmacıların hem de ülkelerin çıkarlarının korunması için sadece sınırların korunması yerine ortak adımlar atılması şart gibi görünüyor.

Türkiye ve göç konusu sorunsallığı

Dr. Amir Ahmad FEKRİ / Sosyolog

Yaklaşık son yirmi beş yılda, kimi konuları doğrudan ‘masaya’ yatırıp, masanın somut türü, ölçüleri, boyutu, biçimi ve soyut olarak kalitesi doğrultusunda yetkinliğini aşmayacak kaygısıyla, inceden inceye kuramsal, oluşan istatistiksel ve sayısal algılar, hukuksal ve yeri geldiğinde, Avrupa Birliği/evrensel kural ve değerler gibi bağlamlar çerçevesinde, çözümlemelerle çözülmeden sorusallaşan biçimiyle, reçeteye sarıp ‘toparlamak’ adettendir. Yine adetten olacak ki sorunlar çözüme kavuşmadan masaya tekrar gelinceye değin rafa kaldırılmıştır.

Göç konusu ve göçmen sorununu incelemek, irdelemek, yorumlamak ve çözümlemek ise sözü edilen masalara sığmayacak kadar sosyolojiktir. Sözü edilen sosyolojik yapı alanına ilişkin, etkin sosyokültürel boyutlar, çok yönlü sosyo-psikolojik olgular ve ayrıksı sosyo-politik örüntülerin varlığından bahsedilebilir. Çağımızda ve günümüzde göç, göçmenlerce, ulus-devletlerin ulusal anlayış ve potansiyel toplum yapısına yönelik duyulan olgusal bir sosyolojik fenomendir. Nasıl ki tarihte Anadolu toprakları, Dicle ile Fırat nehirlerinin başlangıç havzası ve Mezopotamya toprakları bu iki nehrin birleşme ve açık denize dökülme noktasına değin kentleşme ve uygarlıkların oluşum çevresi ayrıcalığını yaşıyorsa, olağan göçlerin yapıldığı alan olma özelliğini de beraberinde taşımıştır.

Batı merkezli “Orta Doğu” tanımlanmasına karşıt diyeceğim; Batı Asya ülkeleri içerisinde yer alan dünün Osmanlı İmparatorluğu ve sosyo-politik kimliğiyle Anadolu’da yerleşim merkezli günümüzün ulus devleti Türkiye Cumhuriyeti; Batı Asya ve kısmı olarak Batı Avrupa’nın doğusunda yer aldığı coğrafya ayrıcalığını taşıyor. Güçlü bir göç potansiyeline sahip. Türkiye’den Avrupa’ya göç, II. Dünya Savaşı sonrası 1950’lerden başlamıştır. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunun egemenlik alanından sosyo-politik alanlar ve çevrelerinde Osmanlı dili ve dilsel inanç gelenekleriyle yaşayanların farklı dönemlerde, yaşadıkları ülkelerden (Doğu Avrupa ve Balkanlar), Türkiye’ye yapılan göçle de karşılaşıyoruz. Bu bağlamda, irdelenmesi gereken öncelikli konumuz için önem taşıyan aydınlatıcı bir kaç ayrıntıya değinelim:

Maruz kalmanın mağduriyeti…

Türkiye’den Avrupa’daki ulus-devletlere yapılan göçler sonucunda, söz konusu ülkelere taşınan bir dil, dilsel, dinsel dilsel, gelenek veya kültürel birikim olmamıştır. Ayrıca Türkiye’den göç edenler yaklaşık üç jenerasyon boyunca Avrupa toplumları içerisinde koloniler halinde varlıklarını sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Dolayısıyla yerel dili öğrenmeye gerek duymadan, yaşadıkları sosyal yapılar içerisinde izole bir biçimde yaşamışlardır. Bu izolasyon süreci Türkiye’de halen “gurbet” ve ‘gurbetçi’ edebiyatı/dilseli içinde ve de “arabesk dünyası” içinde anlamlanmaktadır. Öte yandan Avrupa’dan Türkiye’ye göç eden “Osmanlı/ Türk” kökenli göçmen veya Avrupa’dan ‘kesin dönüş’ yapanların (Alamancı); Batı’nın sosyal etkinliğiyle dönüşüme uğrayan dilsel, dinsel, yaşam anlayışının standartları ve sosyal kazanımlarını, ortak dilsel (Türkçe) üzerinden aktardıkları inkar edilemez. Ayrıca Avrupai ürün ve tüketim anlayışı, Batı’nın gelenek ve göreneklerinin yaşamsal değerleri doğrultusunda edindikleri ekonomik birikimleri Türkiye toplumuna kattıkları gerçekliğini de okuyucunun takdirine bırakmak en doğrusu kanımca! Belki de, Türkiye’ye yapılan geri dönüş göçü ile Türkiye toplumuna taşınan olguları, “maruz kalmanın mağduriyeti” olarak tespit etmek olası olur.

Yaklaşık olarak geçtiğimiz 10 yıl içerisinde Suriye’de başlayan iç savaş, Türkiye’nin Güney ve Doğu Akdeniz sınırlarını; Sünni-Şafii mezhebine mensup Suriye vatandaşlarının göç akımına ‘maruz’ bırakmıştır. Sözü geçen Suriye’den göç ve günümüzde tartışması gündemde olan Afgan göç ve göçmen akımının niteliksel farklılıklarının karşılaştırılmasında, “maruz kalmanın mağduriyet” durumunu referans noktası alarak, belirleyici ve çözümleyici bir yöntem niteliğinde irdelememizi sürdüreceğiz. İrdeleyecek olursak:

Arapça, kendine alan açıyor

Tarihsel açıdan Suriye göçmeni, Osmanlı coğrafyasının bir parçası olarak Türkiye Cumhuriyeti ile dilsel bağlarını kopartmış görünse de dinsel (İslam) ve mezhepsel (Şafii-Hanifi) dilseli Arapça dilseli ortamında ortak paydaları bulunmaktadır. Ayrıca Suriyeli göçmenlerin ulusal dili Arapçanın, kutsal yazıt “Kur’an” dili olması Türkiye Cumhuriyeti dinsel ortamı içerisinde özgün bir kutsallık yükünü taşımakta ve dinsel saygıyla karşılanmaktadır. Dolayısıyla Suriyeli göçmenlerin dili ve İslami dinsel dilseli bağlamında Türkiye Cumhuriyeti’ndeki aynı dilseli kutsal niteleyen toplum kesimlerde sahiplenilmektedir. Suriyeli göçmenlerin, İslami dinselliğinde kendini anlamlandıran Türkiye vatandaşları nezdinde dinseli/ mezhebi eksiksiz olarak beslendiği ve barındığı kaynaktır. Bu doğrultuda ulus-devlet dili olan Türkçe’nin Suriye göçmeninin dili olan Arapçaya maruz kalması ve mağduriyet yaşaması kaçınılmaz olmuştur. Bu çerçeveden bakıldığında Suriyeli göçmenlerin, dinsel dil Arapça ile kendisinin gelenek ve sosyal olgularını Türkiye’nin dil ve dilsel birliğine katarak kendisine alan açarken, Türkiye toplumunun sosyal alanını daraltarak uzun vadede sosyal mağduriyet yaratacak gibi görünmektedir.

“Geri dönüş” kaçınılmaz

Buna karşılık şu anda resmi kaynaklara göre Suriyeli göçmen nüfusunua göre yüzde iki veya yüzde üç arasında düzensiz Afgan göçmeninin, dinsel bağlamda yakınlıkları oldukları halde Türkiye Cumhuriyeti’ne ulusal dil dilseli ve sosyal yapı ve olgularına; Divan Edebiyatı’ndaki Farsça’nın ağırlığı kadar bile etkisi olmadığı gibi, herhangi bir sosyal, geleneksel, kültürel katkıları da söz konusu değildir. Son söz olarak bir Suriye göçünden söz edildiğinde Osmanlı İmparatorluğu topraklarından Türkiye’ye “eve dönüş/kesin dönüş” kavramları akla gelirken, Afgan göçmeninden bahsederken geçici bir süre izolasyon yaşayıp, sosyal ve ekonomik birikimleri ile orta ve uzun vadede ülkelerine “geri dönüş” yapacaklarının kaçınılmaz olduğu öngörülebilir.

Sosyo-ekonomik açıdan göçler

Dr. Öğr. Üyesi M. Adil SALEPÇİOĞLU / İstanbul Aydın Üniversitesi Kurulsal Yönetim ve Sürdürülebilirlik Uygar Merkezi Müdürü

Genel olarak yöresel, bölgesel ve uluslararası olarak izlenen göçlerin, sosyo-kültürel, sosyo-politik ve sosyo-ekonomik sonuçlarının olduğu ve olacağı açıktır. Özellikle yurt dışından ülke coğrafyasına gelen uluslararası göçlerin, hem kamu yönetimi ve güvenlik, hem de göç alan bölgesel yapıda yerel yönetimlerden, sivil toplum kuruluşlarına, eğitimden, sağlığa kadar ele alınması, gerekli olan düzenleme ve uygulamalar ile oluşturulacak göç politikalarının geliştirilmesi kaçınılmaz bir öneme sahip olmaktadır. Göçmen, mülteci veya sığınmacıların başta çalışma düzeni, sağlık ve eğitim olanakları olmak üzere, göç olgusunun özellikle ekonomiye etkilerinin de bu açıdan büyük bir öneme sahip olduğu görülmektedir. İnsani açıdan göç hareketleri irdelendiğinde, daha iyi yaşam standartları ve ekonomik imkanlar, siyasal ve sosyal baskılardan kurtulmak veya doğal felaketler nedeniyle ortaya çıkan göç dalgaları şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda ülke içi veya ülkeler arası göç olgusunun tarih boyunca yaşanmış bir realite olarak belirginlik kazandığı ifade edilebilir. Dolayısıyla göç, birçok ülkede siyasal ve sosyal olaylarla olduğu kadar, ekonomik gerçeklerle de ilişkili olarak ön plana çıkmaktadır.

Göçe yol açan faktörler, göçlerden etkilenen temel unsurlar oluyor

Bu nedenle göçlere yol açan faktörler, aynı zamanda göçlerden etkilenen temel unsurlar olma özelliğine de sahiptir. Başka bir ifadeyle, göçlere neden olan siyasal, sosyo-kültürel ve ekonomik faktörler, göç alan ülkelerin de siyasal ve sosyo-kültürel unsurlarını etkilediği kadar, ekonomik yapısını da etkilemektedir. Bu açıdan göçlerin ekonomik etkileri değerlendirildiğinde, ekonomik büyüme, dış ticaret açığı ve iş gücü piyasası gibi belirgin sahalara doğrudan veya dolaylı etkilerinin olduğunu belirtebiliriz. Bu çerçevede literatürde de yer alan bulgulara paralel, göçlerin olumsuz ekonomik etkilerine bakıldığında, nitelikli ve yüksek eğitimli kesimlerin daha gelişmiş ülkelere göç etmesi halinde, ülkeden ayrılmalarına bağlı olarak göç veren ülkede rekabet verimliliği, üretim kapasitesi ve ekonomik büyümenin azaldığı görülmektedir. Aynı şekilde, göç alan ülkelerde de göçün olumsuz etkilerine bakıldığında ise, ortaya çıkan nüfus artışı, özellikle sosyal sermaye yatırımlarının artmasına ve kamu bütçesi üzerinde maliyet unsuru olarak yansımasına sebep olduğu gibi, aynı zamanda göç eden bireylerin göreceli olarak eğitimsiz ve niteliksiz olması durumunda göç alan ülkenin, artan emek piyasasında karşılaşacağı başta işsizlik artışı gibi maliyetlere de hazırlıklı olması gereğini ortaya koymaktadır. Oluşacak bütçe açıklarının finansmanında ise muhtemelen daha çok vergi ve daha fazla borçlanma ile çözüm aranacağı öngörülebilir.

Bu çerçevede, ekonomik büyüme üzerinde göç olgusunun etkisi de birçok değişken tarafından irdelendiğinde, başta ekonomik büyüme ve göç olgusu arasındaki ilişkinin ifade ettiğimiz boyutları, ülkelerin aldığı ve verdiği göçün büyüklüğüne ve niteliğine bağlı olarak değişkenlik göstereceğine dair bir değerlendirme yapılmasını mümkün kılmaktadır. Diğer bir değişle, nitelikli-kalifiye emek göçü alan ülkelerin ekonomik büyümesinin artacağı veya niteliksiz-kalifiye olmayan bir yapıya sahip emek göçü alan ülkelerin ise ekonomik büyüme sürecinden olumsuz etkileneceği yönünde genel bir yaklaşım ortaya konulabilir. Bu doğrultuda, ekonomik büyüme ve göç olgusu arasındaki ilişkinin incelenmesi kapsamında, Türkiye’nin de dahil olduğu gelişmekte olan ülke ekonomileri üzerindeki etkisinin ortaya konulduğu bu yönde ampirik araştırmalar da bulunmaktadır.

Göç alan ülkede işsizlik yüksekse sorun yaratır

Bu sosyo-ekonomik etkilerin göç alan ülkedeki toplum tarafından benimsenip, benimsenmemesi, eğer göç alan ülkede ekonomik büyümenin zayıf olduğu, bütçe dengesinin sağlanamadığı, cari açık, enflasyonist bir ortam ve işsizlik oranının yüksek seyrettiği bir durum söz konusu olduğunda, önemli birtakım sorunlar yaratacağı da gayet açık ve doğal olarak kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca yaşanan göç dalgaları sonucu emek arzının artışı ise diğer bir açıdan ucuz işgücü istihdamına yönelmekte ve sonuçta kayıt dışı istihdam da artmaktadır. Bu ise tam rekabetin bozulmasına ve yerel toplumsal kesimler için iş kaybı anlamına gelen bir algıyı da güçlendirmektedir. Bu sorunlar, özellikle göç alan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin etkin bir göç politikasına sahip olmasını önemli hale getirmektedir. Sosyo-ekonomik olgular yerleşik toplumsal kesimlerin daha tepkisel ve olumsuz bir tavır ile göç eden topluluklara karşı negatif bir tutum ve davranış göstermelerine neden olabilecek etkenler şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Ekonomik veriler göz ardı edilmemeli

Bu nedenle göçlerin daha iyi bir yaşam için siyasal ve toplumsal faktörlerin yanısıra, ekonomik faktörlerden ötürü, gelişmemiş ülkelerden, daha gelişmiş ülkelere doğru, bireylerin bazen canları pahasına gerçekleştirdikleri göç hareketlerinin ortaya çıktığı durumlarda, ülkesel ekonomilerin yapısal yetkinlikleri, makro dengeleri, sanayileşme kapasiteleri, teknolojik yatırımları ve büyüme oranları ile yaratılan istihdam ve sürdürülebilir ekonomik büyüklüklere bağlı olarak göç dalgalarını karşılayabilme etkinliğini değerlendirmek ve buna uygun regülasyonlar yaparak, gerekli tedbirlerin alınmasına çaba göstermek büyük önem taşımaktadır. Göç hareketlerinin insani yönü de dikkate alındığında, iç savaş gibi olgulardan ötürü kaçıp, hayatlarını kurtarma amacında olan insanlara yaşam fırsatının verilmesi çok daha hassas bir konu olmak durumundadır. Bu bağlamda yaşam hakkı söz konusu olduğunda, göçlerin ülke ekonomilerine olan olumsuz etkileri gözardı edilemeyecek bile olsa, kabul edilebilir olması, ancak buna ilişkin düzenlemeler ve politikaların oluşturularak, sürdürülebilir finans ile entegre bir kurumsal yönetişimin sağlanması ve başta ekonomik büyüme ve istikrarlı bir yapının oluşturulmasıyla bağlantılı önem arz edecektir.

Kaynak: https://www.dunya.com/ekonomi/duzensiz-goc-sosyo-kulturel-ve-ekonomik-yapiyi-degistiriyor-haberi-632119

28.08.2021