Hulusi ÜSTÜN

 

Bin yıllık Müslümandır Türk.
Ama o, İslamı Arap coğrafyasından, Arap’ın elinden, Arap’ın dilinden değil, İran coğrafyasından, İran’ın elinden, İran’ın dilinden almıştır.
O sebeple Türkçe’deki bir çok dini kavram Arapça değil Farsça’dır.
Türk, ‘salat’ demez ‘namaz’ der, ‘Savm’ demez ‘oruç’ der, ‘vudu’ demez ‘abdest’ der.
Ve bu bin yıl süresince aslında Türk, kendi medeniyet merkezinde Arap nüfusla iç içe olmamış, merkezi coğrafyasında Arapla birlikte kuşaklar boyu yaşamamıştır.
Hatta Yavuz’a kadar Arap fikriyatını tanımamıştır da.
Arap, Türk için peygamberin kavminden olması dolayısıyla kavm-i neciptir.
Çoğunlukla ona karşı hüsn-ü zan besler.
Hurmasını öpüp başına kor, üzeri Arapça yazılı tütün kağıdını yere atmaz, yatarken ayağını güneye uzatmaz, deveye mübarek hayvan der.

. . .
Derken bin yıldır olmayan oldu ve Türk coğrafyası en kuytu köşelerine kadar Arap göçmenlerle doldu.
Türk ilk kez bu kadar Arapla karşılaştı, ilk kez bu kadar yakından baktılar birbirlerine, ilk kez bu kadar yakın ilişkiler kurdu.
Bu hızlı, hesapsız ve öngörüsüz yakınlaşma hiç hesapta olmayan yeni sorunları görünür kılmaya başladı.
. . .
İstanbul’un kadim merkezi Fatih’te bir yerli esnaf, Arapların neden camiye gitmediklerini, neden namazlarını farklı kıldıklarını, neden dua ve tespihe kalmadıklarını, neden sünnet namazları eda etmediklerini, neden camide yatıp uyuduklarını, neden kıbleye ayaklarını uzattıklarını sorarken işte bu karşılaşmanın şokuna işaret ediyordu farkında olmadan.
. . .
Türk İslamı, Arap İslamı ile ilk kez bu ölçüde yakınlaşıyor ve aradaki farkı görüp sarsılıyor.
Birisi Itri, diğeri El Ezher şeyhi…
Birisi Süleymaniye, diğeri Zemzem Tower.
Birisi Saba makamında sabah ezanı, diğeri El Kaide’nin marşı.
Birisi Şeyh Galip, diğeri Bağdadi.
. . .
Evet Türk İslamı ahlaki erdemleri esas alan, bir medeniyet dinamiği olarak şekillenmiş, rafine bir İslam uygulaması…
Bunun kitabi kaynağa uygun olup olmaması ayrı bir mesele.
Ama şehirli Türk, İslamı ahlaki ve estetik yönüyle ele almıştır yüzyıllar boyunca.
. . .
Bu göç ahlaki erdemleri esas alan Türk İslamı ile iktidarı esas alan Arap İslamı arasındaki farkı görünür kıldı.
Camiye gidip namaz kılan, toplumla ve devletle sorunu olmayan Türk, camiye gidip namaz kılmayan ama toplumla, örtüsüz kadınla, sakalsız erkekle, turistle, Yahudi’yle, Hıristiyanla, dahası birbiriyle sorunu olan, çevresinde daha güçlü daha muktedir olmayı hedefleyen Arapla karşılaşmış ve aralarındaki fark karşısında apışıp kalmıştır.
. . .
Bu insanların bu topraklarda bin yıldır geliştirilmiş olan din anlayışı üzerinde nasıl bir dönüştürücü etki yapacağını zaman gösterecek.
Benim kanaatime göre Türk İslamının güç kaybetmesi ile birlikte Türk kitlenin İslamdan uzaklaşması sonucunu doğuracaktır.
Son seçimde gördüğümüz üzere Suriyeli göçmen varlığı, muhafazakar seçmen kitle üzerinde nasıl eksiltici bir etki yaptıysa o şekilde bunun bir adım ilerisinde Türkiyeli Müslüman kitle üzerinde de eksiltici bir etki yapacaktır.
Itri unutulacak, Süleymaniye harap olacak, saba makamını okuyan kalmayacak, Şeyh Galip anlaşılmayacaktır.
. . .
Bu sonuçların hesap edilmesi gerekirdi.
Ah… Ah…