Joe Livingston yakın zamana kadar ABD Dışişleri Bakanlığı Nüfus, İltica ve Göç Bürosu’nun Suriyeli mültecilerle ilgili sahadaki kilit isimlerinden biriydi. Amerikan yönetiminin Suriyeliler için çıkardığı mali yardımları yönetti. 2016 başında Dışişleri’nden ayrılarak dünyanın en büyük tıbbi yardım bağışçı kuruluşu sayılan Project C.U.R.E’da hükümetle ilişkiler direktörü olarak çalışmaya başladı. Suriye ve Suriyeliler hâlâ öncelikli dosyası. Avrupa Birliği ile Türkiye arasında güçlükle de olsa varılan mülteci anlaşmasını yorumladı. Batı sisteminin sorunlu yaklaşımına dair lafını sakınmadı. Livingston’a göre Türkiye’deki Suriyelilerin büyük bölümü kalıcı. Devletin bu gerçeğin etrafında dans etmeden toplumu bu gerçeğe bir an önce hazırlaması gerektiğini anlatıyor.

DEVAMLI KAMPLARIN KALİTESİNDEN BAHSETMEK TÜRKİYE’NİN ALEYHİNE OLDU

– Sizin cephenizden bakıldığında Suriyeliler konusunda Türkiye’nin genel görünümü nedir?

Türkiye’de 25 tane kamp var, birkaç tane de resmi olmayan kamp var. Suriye’den gelenlerin en az yüzde 90’ı ise bu kampların dışında yaşıyor. Ancak Batı’daki pek çok kimse hâlâ Türkiye’deki mültecilerin büyük bölümünün kamplarda olduğunu sanıyor. Bunun iki sebebi var. Birincisi medya. İkincisi de Türkiye’nin kendisi. Zira Türkiye uzunca bir süre bu kamplardaki hizmetlerin kalitesinden bahsetmek için çok çaba sarf etti. Bu yanlış demiyorum, hakikaten de Türkiye’deki kamplarda hizmet kalitesi yüksek. Fakat devamlı bundan bahsetmek ilgi odağının şehirlere kitleler halinde gelen Suriyelilerden kaymasına neden oldu. Kimse uzun zaman onları konuşmadı.

– Suriyeli sığınmacıların Türkiye’deki öncelikli sorunu nedir?

ABD Dışişleri Bakanlığı Nüfus, İltica ve Göç Bürosu’nda çalışırken bizim açımızdan bazı öncelik alanları vardı ki bildiğim kadarıyla bu öncelikler devam ediyor. Bu alanların başında eğitim geliyor. Okul yaşında ama okula gidemeyen 300-400 bin çocuk söz konusu. Şu an uluslararası destek ve Türk makamlarının çabasıyla okula giden çocukların sayısı 300 bin. UNICEF tarafından bağışlar sayesinde kurulan okul da var, Suriyeli sivil toplum kuruluşlarının çabasıyla açılan da. Zor da olsa ilerleme kaydedildi ve işleyen bir model bulundu. Ancak hâlâ yeterli fon yok maalesef. Şunun suçu, bunun suçu meselesi değil bu. Benim Türkiye’de tanıştığım herkes -buna hükümet yetkilileri de dahil sivil toplum da- samimiyetle sorunu çözmek istiyor. Herkes okula gidemeyen bir nesli kaybetmekte olduğumuzun farkında.

SURİYELİLER KALICI EN AZINDAN UZUN SÜRE TÜRKİYE’DELER

– Herkes bu durumun farkındaysa ve samimiyetle çözüm isteniyorsa neden bir formül bulunamıyor?

Sebepler oldukça karmaşık. Bir kere Suriyeli çocukların önemli bir bölümü çalışıyor. Ailelerini geçindirmek için gayriresmi işgücü olarak çalışan çocuklardan bahsediyoruz. Zaten bu geçim derdi de demin saymaya başladığım öncelik sıralamasının iki numarası.

Bence Suriyelilerin kendisi de dahil olmak üzere herkes az ya da çok farkında; öngörülebilir koşulları dikkate alırsak Suriyeliler ya kalıcı olarak ya da oldukça uzun bir süre için Türkiye’de. Eğer ateşkes başarılı olsa ve savaş bugün bitse bile –ki bunun olmayacağı aşikâr– Suriyelilerin eve dönüşü için en az 4-5 yıl lazım. O nedenle de uzun vadeli bir strateji geliştirmek şart.

ÇALIŞMA İZNİ ALANLARIN SAYISI HENÜZ 6000

– Türk hükümeti Suriyelilere çalışma izni için yeşil ışık yaktı. Bu adımlar uzun vadeli birtakım stratejilerin öncüsü değil mi?

Bizler Türkiye’nin sonunda Suriyelilerin çalışma iznine başvurmasının önünü açan yasal düzenlemeyi yapmış olmasından memnunuz. Ancak bildiğim kadarıyla bu yıl başında çalışma izni alabilmiş olan Suriyeli sayısı sadece 6000 idi. Hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de çalışan Suriyelilerin sayısı bu rakamdan katbekat fazla. Yasal düzenleme açısından bu noktaya bile gelinmesinin ne kadar zor bir politik karar olduğunun da farkındayız.

Mültecilerin ve göçmenlerin geldiği bütün ülkelerde yerel halk onların kendi iş imkânlarını kapacağını düşünür. Siyasetçiler de bu hassasiyeti bildiklerinden ona göre politika izler. Ancak Türkiye açısından sahada göz ardı edilemeyecek kadar büyük boyutta bir gerçek var; Suriyeliler zaten yıllardır şehirlerde iş bakıyor ya da çoktan çalışıyor.

HER ŞEYE RAĞMEN AÇIK KAPI POLİTİKASI SÜRMELİ

– Siyaseti yönetenler halkı ürkütecek adımlardan uzak durdu diyorsunuz.

Türkiye’de Çalışma Bakanı’yla, Göç İdaresi Genel Müdürü’yle ya da AFAD Direktörü ile görüştüğümde hepsinin politikalarda bir değişikliğe gitmenin şart olduğunun farkında olduğuna şahit oldum. Ancak siyaset başka şey. Ayrıca bütün bu dönemde Türkiye’nin bitmek bilmeyen seçim süreçlerinden geçmiş olduğu da malum.

Türkiye krizin ilk günlerinden itibaren ‘açık kapı’ politikasıyla tüm imkânlarını cömertçe kullandı. Maalesef uluslararası sistem külfeti sınır ülkesinin omuzlarına bırakan bir biçimde dizayn edilmiş. Dolayısıyla da krizin yaşandığı ülkeye komşu olan ülkelerin sırtındaki yük uzaktaki ülkelerin sırtındakiyle kıyaslanamayacak boyutta. Ama sonuçta bugün insani boyutu öne alan herkes Türkiye’nin Suriyelilere yönelik ‘açık kapı’ politikasını sürdürmesi gerektiğini savunuyor.

TAMPON BÖLGEYİ KORUMAK ÇOK ZOR

– Ankara kaç senedir Suriye’de güvenli bölge ve insani yardım koridorları için uluslararası topluma çağrı yapıp duruyor. Bu konuda bir gelişme olsaydı külfet bir şekilde paylaşılamaz mıydı?

Şöyle bir gerçek var maalesef; tampon bölgeler ya da insani yardım için oluşturulan güvenli bölgeleri korumak çok zor. Bunun ne kadar zor olduğunu gösteren pek çok örnek var tarihte. Çok ciddi bir hava gücü ve uçuşa yasak bölge gerektiriyor. Size samimiyetle söyleyebilirim ki buna şiddetle karşı çıkanlar ABD yönetimi içindeki hümanist seslerdir.

TÜRKİYE 3 MİLYONU ALABİLİYORSA AVRUPA HAYDİ HAYDİ ALIR!

– ‘Tampon bölge’ işlemez diyorsunuz ama bütün Batı Türkiye’nin adeta bir ‘tampon ülke’ olması üzerine hesap yapıyor. Avrupa Birliği ile varılan anlaşmanın özünde tam da bu var. Türk tarafı vize muafiyeti gibi birtakım perspektifler nedeniyle bu anlaşmayı kabul etmiş olabilir ama sonuçta bu Batı’nın ‘yeter ki bize gelmesinler de ne gerekiyorsa yapalım’ şeklindeki riyakâr tavrını maskelemeye yetmez sanırım.

Biraz önce de söyledim. Uluslararası sistem külfetin paylaşımı konusunda adil bir yaklaşım üzerine kurulu değil. Artı zaten bahsettiğimiz yasal çerçeve bu kadar büyük ölçekte mülteci akınlarına uygun biçimde hazırlanmamış. Türkiye’nin başına gelen elbette hiç adil değil. Ben birey olarak dünyanın genel olarak bu konudaki sorumluluklarında geri adım attığını düşünüyorum. Avrupa’nın bahsettiğiniz tavrı tamamen siyaset. Herkes biliyor ki eğer Türkiye 3 milyon mülteciyi alabiliyorsa Avrupa aynı rakamı haydi haydi alabilir.

AVRUPA’NIN TAVRININ KALBİNDE YABANCI DÜŞMANLIĞI VAR

– Burada asıl mesele ekonomik kaygılar ya da Avrupalı işini kaybedecek korkusu değil de yabancı düşmanlığı mı?

Kesinlikle. Özellikle de Doğu Avrupa ülkelerinin gösterdiği tepkilere bakın, yabancı düşmanlığının meselenin kalbinde olduğu apaçık ortada. Zaten mülteci ve göçmen politikalarını birebir etkileyen şey her zaman yabancı düşmanlığıdır. ABD’de de bu böyle. Bu kesinlikle adil değil ama yine de koşullar ortada olduğu için Türkiye’nin yaşam kayıplarını önlemeye yönelik politikasının devam etmesi gerektiğine inanıyorum. Belki sizin söylediğiniz gibi Türkiye bir tampon bölge haline geliyor evet. Ama sonuçta Suriyelilerin ya da Iraklıların kendi ülkelerinde kalarak açık hedef haline gelmelerinden iyi bir seçenek yine de.

MÜZAKERELERE BAKAN UTANIR SURİYELİLERİ ÖNCELEYEN BİR YAKLAŞIM YOKTU

– Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki pazarlığı nasıl buldunuz?

Bence bu müzakerelere bakan herkes utanmalı. Dünyanın en güçlü bir grup devletiyle Türkiye gibi büyük bir ülke arasında varılan anlaşmadan çıkan paranın ne için kullanılacağını bile tam olarak bilmiyoruz. Türkiye bu sayede AB’den birtakım tavizler koparmış olabilir ama bütün bunların özünde doğrudan o savaştan kaçan ve son derece kırılgan durumdaki aileleri önceleyen bir yaklaşım yok. Benim açımdan üzücü olan da bu.

BEYAZ SARAY ÜST DÜZEYDE MÜDAHİL

– Sonuçta ABD yönetimi de anlaşmayı görünürde destekledi. Kapalı kapılar arkasındaki pozisyonu farklı mı?

ABD yönetimi içindeki hangi kurumdan bahsettiğinize göre değişir. Ama sonuçta ABD, hem Almanya’nın hem AB’nin hem de Türkiye’nin güçlü bir ortağı. Günün sonunda Suriye’de istikrar istiyor. Sanırım Suriyeliler açısından olumlu sonuçları olmasını umut ediyorlardır.

ABD’nin bu konuya ilgisi son 6 ayda büyük ölçüde arttı. Geçen yaz Aylan Kurdi bir milat oldu denebilir. Amerikan yönetiminin pek çok kurumunda üst düzey bir ilgi var. Dışişleri Bakan Yardımcısı Antony Blinken konuyla bizzat ilgileniyor, öncelikli dosyaları arasına aldı. Beyaz Saray da üst düzeyde müdahil.

ŞEYTAN AYRINTIDA GİZLİ 3 MİLYAR EURO NASIL KULLANILACAK?

– Anlaşmanın sizin açınızdan zayıf tarafları neler?

Anlaşmaya dair pek çok soru işareti var. Öncelikle anlaşma Türkiye’nin Yunanistan’a göçmen ve mülteci geçişini kontrol edeceğini üstü kapalı olarak ima ediyor. Ama bunun ne kadar zor olduğu ortada, özellikle ne kadar uzun bir kıyı şeridi ve ne kadar çok geçiş noktası olduğu ve kaçakçıların bugüne kadar ne kadar geniş bir ağ geliştirdikleri düşünülürse. Türkiye’nin Avrupa’ya geçiş rakamlarını kendi sınırlarına alacağı Suriyelilere kısıtlama getirerek çözmeye çalışmayacağını ummak istiyorum. İkinci olarak anlaşma 3 milyar Euro’nun Türkiye’deki Suriyeliler için kullanılmasını öngörüyor. 3 milyar Euro çok ciddi bir para, özellikle de bugüne kadar Türkiye’deki Suriyeliler için gönderilen paralarla kıyaslandığında. Ancak şeytan ayrıntıda gizlidir. Umuyorum bu anlaşmanın detayları Suriyeliler için iyi sonuçlar getirir. Mültecilerin Avrupa’dan Türkiye’ye dönüşü titizlikle halledilmeli. Bu kişilerin Türkiye’de uygun koruma alacakları ve yasal süreçlerden mahrum bırakılmayacakları garanti altına alınmalı.

Müzakerelerde mültecilerin durumunun çoğunlukla Avrupa ve Türkiye’nin siyasi önceliklerinin gerisinde kaldığını gördük. Umalım ki anlaşmanın uygulanması sırasında mültecilerin onuru ve korunması en yüksek öncelik olur.

SURİYELİLER TÜRKİYE’DE YOLUNU BULUYOR

– Avrupa’yı böyle bir anlaşmaya iten nedir?

Türkiye’deki Suriyelilerin hepsinin Avrupa’ya gitmek istediği gibi bir yanlış algı var. Ancak gerçek bu değil. Geçen yazın sonunda Türkiye ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya doğru bir akın olunca herkes bu kişilerin Türkiye’de tutunamadıkları için Avrupa’ya kapağı atmaya çalışan mülteciler olduğunu sandı. Ancak BMMYK’nin bununla ilgili bir araştırması var. Avrupa’ya gidenlerin büyük bölümünün Suriye’den yeni çıktığını ve Türkiye’de birkaç gün kaldıktan sonra direk botlara atladığını ortaya koyuyor. Türkiye’ye girip de 3 aydan fazla kalan mültecilerin hepsi kalmış. Bu önemli bir nokta. Demek ki insanlar Türkiye’den umudu kesme noktasına gelmemiş. Bu veri bize Türkiye’nin Suriyelileri kendi içinde entegre etme kapasitesiyle ilgili önemli şeyler söylüyor. Demek ki Suriyeliler zaman içinde Türkiye’de bir yolunu buluyor.

TÜRK HÜKÜMETİ KAYITLARI YENİLEMELİ RAKAMLAR NET DEĞİL

– Rakam verebiliyor musunuz?

Rakam vermenin zaten çok zor olduğu bir alan. Bir de Türk hükümeti bütün kayıtları kendisi tutması konusunda ısrarcı oldu, dolayısıyla da rakamları kendisi belirliyor. Diğer ülkelerde genelde bu işin öncülüğünü BMMYK yapar. Türkiye ise BMMYK yapmasına karşı çıkarak bütün süreci kendine döndürdü.

– Türkiye’nin bu tercihinin arkasında ne vardı?

Sanırım öncelikle Türkiye bunu kendi başına yapabileceğini sandı. İkincisi de Türkiye ile uluslararası kamuoyu arasında belli ölçüde bir güvensizlik var. Yine de Türkiye bu işi üstüne alırken bu kadar büyük rakamlar beklemiyordu. Birkaç yüz binden bahsediliyordu. Bugün 2.7 milyon rakamını veren Türkiye. Ama bilmediğimiz bazı veriler var. Mesela Türkiye’ye girişte kaydedilen ama sonra Körfez ülkelerine ya da Avrupa’ya gidenler kayıtlardan silindi mi? Şu noktada Türkiye’de bir kere kayıtlı olanlar hâlâ kayıtlı görünüyor gibi. Oysa bu tür durumlarda yeniden kayıt ve sayım işlemi belli aralıklarla yapılmalı. BMMYK böyle çalışır. Ama Türkiye bunu yapmıyor, dolayısıyla da gerçek rakamları bilemiyoruz.

Bir de tabii zaten kayıtlı olmayanlar var. Yine de Türkiye’deki tam rakamla ilgili spekülasyon yapmak istemem. 2 milyon da olabilir, 3.5 milyon da olabilir. Sanırım gerçek rakamları öğrenmemiz için çok uzun zaman geçmesi gerekecek. Zaten asıl önemli olan da toplam rakam değil benim için. Kaç çocuk okula gidemiyor, kaç insan acil yardım ihtiyacı içinde? Bunlar önemli.

– Hükümetin Suriyelilere yönelik ‘açık kapı’ politikasını sürdürmesi gerektiğini savunuyorsunuz ama bir yandan da Türkiye’de şu anda güvenlik kaygıları had safhada. Devlete göre son 5 ayda Türkiye’de yaşanan terör saldırılarının pek çoğunu gerçekleştiren eylemciler Suriye’den giriş yapmış.

Güvenlik uzmanı değilim ama burada önemli olan istihbarat teşkilatları, güvenlik kurumları ve insani yardım kuruluşları arasında tam bir koordinasyon olması. Bir de gerçekçi olmak lazım. Türkiye ile Suriye arasındaki sınır çok geniş. Bu coğrafi konumda Türkiye’ninki gibi güçlü bir orduya ve güvenlik kabiliyetine rağmen Türkiye’ye zarar vermeyi hedefleyenlerin engellenmesinin çok zor olduğu ortada. Dolayısıyla da yaşananlarının mültecilere yönelik ‘açık kapı’ politikasının bir sonucu olduğundan emin değilim. Zaten hangi teröristin nereden ve ne şekilde geldiğine dair de çok fazla bir kanıt yok. Elbette bu konular sadece Türkiye için değil bütün ülkeler için çok zorlayıcı konular.

SURİYELİLER UZUN VADEDE EKONOMİK BÜYÜME DEMEK

– Sizin sahadaki çalışmalara dayalı olarak yaptığınız analizler de bir kez daha ortaya koyuyor ki Türkiye toplumu Suriyelilerle uzun süre birlikte yaşamaya alışmalı. Bir toplumu, bir ülkeyi bu tür bir gerçekliğe hazırlamanın bir yolu yöntemi, formülü var mıdır?

Bu bir gecede olabilecek bir şey değil. Bence öncelikle Türkiye’deki iş olanaklarının paylaşımı gibi alanlara değil de Suriyelilerin kendi içlerinde yaratabilecekleri olanaklara odaklanmalı. Mesela Suriyeli çocukları eğitecek Suriyeli öğretmenlere. Türk öğretmenlerin Arapça bir müfredatta eğitim vermesinin mümkün olmadığı ortada. Öte yandan Suriyeliler için Arapça konuşan hemşire, doktor ve sağlık personeli lazım. Bu alanlarda çalışabilecek iyi eğitimli Suriyelilerle Türklerin işbirliği yaparak yeni iş olanakları yaratmaları mümkün. Ben Suriyelilerin uzun vadede Türkiye ekonomisini destekleyecekleri bir potansiyel görüyorum. Suriyeliler Türkiye’nin Körfez’le ve Arapça konuşan dünyayla daha iyi iş ilişkileri geliştirmesine katkıda bulunabilir.

ALMANYA’YI TÜRK GÖÇMENLER İNŞA ETTİ SURİYELİ İŞÇİ SINIFINI YABANA ATMAYIN

– O zaman sizin önerdiğiniz formülün kalbinde de yine ekonomi var.

Ekonomistler bu konuda daha fazla konuşmalı bana kalırsa. Suriyeliler bugün Türkiye’nin güneyindeki 4-5 şehir ile İstanbul’da yoğunlaşmış durumda. Oysa Türkiye’nin dört bir yanında fabrikalar ve üretim alanları var. Bence yapılması gereken Suriyelilerin bütün bölgelere dengeli bir biçimde dağılmasını sağlayacak imkânlar yaratmak. Külfet sadece belli şehirler ya da bölgeler üzerine bırakılmamalı. Bugün Kilis’te ya da Gaziantep’de yaşıyorsanız iş ortamında Suriyelilerle büyük rekabet içindesiniz. Bu şehirlerin stresi azaltılmalı. Bir de şu var; bugün Türkiye’deki Suriyelilerin önemli bölümü işçi sınıfı. Para kazandıklarında harcarlar. Birkaç milyon insan bir anda para harcamaya başlarsa bu ekonomik büyüme için önemli fırsattır. Hem Türk firmaların ürünlerini hem de uluslararası firmalarınkini kullanacaklar. Bence burada kilit nokta Suriyelileri ekonomik kaynakları tüketenler olarak değil de büyüme için yeni bir potansiyel olarak görmekte. Türklerin uzun vadede önlerinde nasıl fırsatlar olduğunun henüz farkında olmadıklarını düşünüyorum. Gelin bir an için Suriyelilere ‘göçmen’ olarak bakalım. Almanya’nın inşası için çalışan Almanya’daki Türk göçmenler değil miydi? Keza ABD’nin inşası için çalışan da İrlandalı ve Alman göçmenlerdi.

DEVLETİ YÖNETENLER MESELENİN ETRAFINDA DANS ETMEMELİ TOPLUMA KARŞI AÇIK VE NET OLMALI

– Devleti yönetenlere ne düşüyor?

Topluma karşı samimi olmaları gerekiyor. Bu meselenin etrafında dans etmekle olmaz. Suriyelilerin büyük bölümü Türkiye’de kalacak. Bu gerçeğin yönetimi için de halka doğrular söylenmeli. Elbette bir gecede 1 milyon Suriyeliye çalışma izni vermek akılcı değil. Yavaş yavaş aşılacak meseleler bunlar. Ama bugünden toplumla açık ve net bir iletişim içinde olmazsanız çalışma izinleri verildiğinde tehlikeli sonuçları olabilir. Bunun yabancı düşmanlığı ve muhafazakâr yaklaşımlarla yoğun bir biçimde kesişen bir alan olduğu aşikâr.

ARAPÇA KONUŞAN KAMU GÖREVLİSİ İSTİHDAMI ŞART

Türkiye’nin Arapça konuşan kamu görevlileri istihdam etmesi bir zorunluluk haline mi geliyor?

Muhtemelen.

Biz henüz kamuda Kürtçe kullanımını çözmüş değiliz, bir de üstüne üçüncü dil problem eklendi desenize.

Evet.

Özellikle de Arapça bilen öğretmen vurgusu yaptınız. Arapça Türkiye’deki müfredatın bir parçası haline gelecek bir şekilde bu durumda.

Aynen. Özellikle de Suriyelilerin yoğun yaşadığı şehirlerde. Suriyelilerin Türkçe öğrenmesi ve Türklerin Arapça öğrenmesi için imkânlar yaratılmalı.

KİMDİR?

Joe Livingston sivil topluma geçmeden önce uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı’nda diplomat olarak görev yaptı. Görev yerleri arasında Suudi Arabistan, Meksika ve Türkiye de var. Dışişleri’ndeki görevleri sırasında hep göç ve mülteci dosyaları üzerine yoğunlaştı. Son olarak ABD Dışişleri Bakanlığı Nüfus, İltica ve Göç Bürosu’nda mültecilerle ilgili mali yardımları yönetti. Türkiye’deki insani yardım ihtiyacını karşılamak için özel sektörü devreye sokmaya dönük projeler geliştirdi. Sahadaki tecrübesiyle Amerikan yönetimindeki kilit isimlere Suriyeli mülteci krizine yönelik politikaların geliştirilmesi için rehberlik yaptı. Beyaz Saray ile de yakın çalıştı.

kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/suriyeliler-kalici-40072604

20.03.2016